Etiketler

, , , , , , ,

Koşuyolu Mahalle Evi’ndeki sunum. 17 Mart 2012. Tuba Gülgün, Esin Yılmaz, Merve Sağlam

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi kapsamında yapılan Madame Bovary: Modern Romanın Doğuşu sunumu, 17 Mart 2012 akşamı Koşuyolu Mahalle Evi’nde gerçekleşti.

GİRİŞ

Madame Bovary karakteri çok uzun zaman öncesinden gelen ancak günümüz kadınında da karşılığını bulan bir karakter. Bugün çevremize baktığımızda, sosyal medyada, izlediğimiz filmlerde, takip ettiğimiz dizilerde, evlilik programlarında Madame Bovary karakterine sıklıkla rastlayabiliyoruz. Bu yüzden bu gecenin asıl konuğunun da Madame Bovary olmasına karar verdik. Onu sizlere daha yakından tanıtmak istiyoruz.

Nasıl ki Tolstoy Anna Karenina’yı, Yaşar Kemal İnce Memed’i, Cervantes Don Kişot’u yarattıysa; Gustave Flaubert de Madame Bovary’i yaratarak edebi ölümsüzlüğü yakalamış önemli yazarlardan birisidir. Madame Bovary çağdaş romanın en önemli örneğidir. Vladimir Nabokov şöyle der: “Emma Bovary denen kız hiç yaşamadı ancak Madame Bovary sonsuza dek yaşayacak”. Flaubert de bir sözüyle adeta bunu destekler: “Ben bugünün okuru için değil, dil yaşadığı sürece ortaya çıkabilecek tüm okurlar için yazıyorum,” demiştir.

Amerikalı bir yazar, “Şairler bahara nasıl şükran duyuyorsa romancılar da Flaubert’e öyle şükran duymalıdır” der. Bu laf boşuna söylenmemiş. Madame Bovary artık hepimizin bildiği gibi, modern romanın başlangıcı sayılarak döneminin diğer eserlerinden açık bir şekilde ayrılmaktadır. Peki bu farklılık nerden ileri geliyor? Bence yazarımızın bir mektubunda yazdığı bir cümle bu farkı çok güzel şekilde ortaya koyuyor. Flaubert o mektupta diyor ki; “İşinin başındaki yazar, evrendeki Tanrı gibi olmalıdır; her yerde vardır ama hiçbir yerde görünmez”. İşte bu söz bize Madame Bovary’nin ne gibi farklı özellikler kullanılarak yazıldığını anlatır.

Madame Bovary’i yazan Flaubert, bize Emma’nın trajik hayat hikayesini anlatıyor gibi görünse de, aslında dönemin Fransız kadınlarının kıstırılmış hayatını, toplumsal değer yargılarıyla ahlak ölçülerinin ikiyüzlülüğünü ele almıştır. Bu açıdan bir ilktir denebilir. Eserinde kahramanına aşk romanları okutan Flaubert, bu romanlar aracılığıyla zenginlikle yoksulluk arasındaki farkı, Paris ile taşranın karşıtlığını, paranın gücünü yani kısacası pırıltılı  burjvazinin yıkıcılığını ortaya koyar. Bu açıdan da sıkı bir burjuvazi eleştirisi yapmaktadır. Zaten Flaubert, “2 şey bana devam etme gücü veriyor, edebiyat aşkı ve burjuvazi nefreti,” diyerek bunun altını özellikle çizmiştir. Romanı bu denli önemli, karakteri bu kadar unutulmaz kılan ise, bunların yanı sıra gerçek hayata tamamiyle yakın özellikte yazılmış olmalarıdır.

Gerçekçiliğin kurucusu Flaubert, Madame Bovary’i beş yıl gibi uzun bir sürede, adeta iğneyle kuyu kazar gibi yazmıştır. Her ayrıntıyı titizlikle inceler, Madame Bovary’nin yaşadığı dünyayı en ince ayrıntısına kadar vererek bizi adeta o dünyanın içine sokar. Hatta bu gerçekçilik sevdası yüzünden Flaubert, Emma’nın ölümünü daha iyi anlatabilmek adına tıp kitaplarını incelemiş, hatta arseniğin tadına bakarak hastalanmıştır. Bununla ilgili yazdığı bir mektupta, “Ağzımda arseniğin tadını öylesine duyuyordum ki, iki kez ardı ardına gerçek mide spazmı hissettim ve bütün yemek boyunca kustum,” demiştir. Flaubert’in gerçekçilik kurallarına uygun olarak Madame Bovary’e de bilimsel bir yaklaşımı vardır. Kahramanıyla duygusal bağ kurmaktan kaçınır. Romanın yazıldığı dönemde içinde barındırdığı bir diğer ilk ise Emma karakterinin zamanın cinsiyet rollerine ters düşen özelliğidir.

***

GUSTAVE FLAUBERT

Dilerseniz Flaubert aslında kimdir biraz buna bakalım. Gustave Flaubert 12 Aralık 1821’de Fransa’da Rouen’de doğdu. Babası Achille Flaubert Rouen’daki bir hastanenin baş cerrahı, annesi de bir hekim kızı idi. Achille adında bir ağabeyi, Caroline adında bir kızkardeşi vardı.

Rouen Koleji’nde okuduğu yıllarda ve Paris’te hukuk eğitimi için bulunduğu dönemde sürekli yazan Flaubert’in ortaya çıkardığı eserler: Bir Çılgının Hatıraları, Smarh ve Kasım’dır. 1836 yılında o dönem 26 yaşında olan Elisa Schlesinger ile tanıştı ve ona aşık oldu. Elisa Schlesinger daha sonra Duygusal Eğitim adı ile kaleme alacağı Marie Arnoux karakterinin de temel kaynağı olmuştur. 1844 yılında sara kaynaklı ilk krizini geçirince, dinlenmesi gerektiğinden hukuk eğitimini yarıda bırakmıştır. Hastalığından bir yıl sonra kızkardeşi Caroline evlendi. Flaubert için damat hem vasat hem de aptaldı. Aynı yıl babası bacağı apse yaptığı ve kangren olduğu için vefat etti. Peşinden kızkardeşi öldü. Gustave Flaubert annesi, kızkardeşinin çocuğu ve kendisi aynı eve taşınarak hayatlarını sürdürdüler. Ailesi ile birlikte çıktığı İtalya yolculuğunda Brueghel’in bir tablosundan etkilenerek Aziz Anthony’nin Baştan Çıkışı adlı bir eser kaleme alsa da, bu eser Louis Bouilhet ve Maxime du Camp tarafından geniş bir konu yelpazesi barındırdığı için eleştirilir ve hayatın içinden bir konu hakkında yazmasını salık verirler. Daha sonra Du Camp ile iki senelik bir Yakındoğu yolculuğuna çıktılar. Bu yolculuk esnasında Flaubert mal varlığının çoğunu harcadı ve frengiye yakalandı. 1851 yılında Flaubert Madame Bovary’i yazmaya başladı. Aynı dönemde uzatmalı sevgilisi şair Louise Colet ile sürekli mektuplaşmaları, eserleri arasında sayılabilecek niteliktedir. Bu arada Colet de aynı Madame Bovary gibi evli olmasına rağmen yazarımızla aşk yaşamaktadır. Ancak bu beraberlik 8 yıl sonunda sona ermiştir. Bu arada Colet’in kocasının adı “Hippolyte”dir. Malum romanımızın çarpık ayaklı genç uşağı. Flaubert, 1856 yılında Baştan Çıkışı tekrar kaleme aldı. 1857 yılında Salambo’yu yazmaya başladı. Madame Bovary, 1856’da tefrika edildi, ertesi yıl kitap olarak yayımlandığındaysa tam anlamıyla kıyametler koptu. Eser, “ahlaksızlık-sapkınlık” eseri olarak suçlanarak yasaklandı, yazarımız da bu yüzden yargılandı. Davadaki Savcı Ernest Pinard’a göre; Madame Bovary‘nin temel yönelimi; eş aldatmanın yüceltilmesi, cinsel duyguların abartılıp kışkırtılması olduğuna, bunlar da, üstüne üstlük, kuşkuculukla ele alındıkları gözden kaçmayan dinsel öğelerle karıştırıldığına göre, bu yapıtın yayımına izin vermek, ‘zehri herkesin ulaşabileceği bir yere koymak’ olacaktır. Pinard, Flaubert’in vals betimlemesi karşısında bile küplere biner. ‘Biliyorum, aşağı yukarı böyle yapılır vals, ama bu, ahlaka uygun olduğunu göstermez,’ der. Savcı yaptığı öfkeli konuşmada, en kışkırtıcı bölümlerden seçtiği alıntılarla, eserin bütününün geleneklere yapılan bir hakaret olduğunu iddia eder ve şu sonuca ulaşır: “Kuralsız sanat, sanat sayılmaz, böyle bir anlayış elbiselerinin tümünden arınmış bir kadının durumuna benzer. Sanata utanma duygusunu benimsetmek, onu köleleştirmez, tersine onurlandırır.” Madame Bovary’i bu davadan kurtaran ise Flaubert’in avukatı Marie-Antoine-Jules Senard’ın başarılı savunması olur. Senard, savcıya ateşli bir şekilde yanıt vererek savcı tarafından okunan bölümlerin belli amaçlarla seçildiğini gösterir ve eserin en dokunaklı bölümlerinden seçilip, suçlanan cümlelerin ancak bir özet niteliği taşıyabileceğini belirterek şu önemli soruyu mahkeme heyetine yöneltir: “Bu tür bir kitabı okuduktan sonra, bizde kötülüğe karşı bir sevgi mi yoksa bir tiksinme duygusu mu uyanmaktadır? Romanda tanık olduğumuz suça layık görülen korkunç ceza, erdem duygusunun doğmasına yol açmamakta mıdır? Mahkeme neticede eseri suçsuz bulur; alınan kararda, bir yazarın aşmaması gereken sınırlar olmasından, bayağı ve çoğu kez sarsıcı bir gerçekliğe kapılmamasının ve özenle yazılmış olmasının bu sınırları aşma eylemini hafiflettiği ifade edilir. Kitabın tekrar yayımlanmasını sağlayan ve bu amaçla mahkemede savunma yapan avukat Senard’ın adı bu nedenle kitabın yeni basımında, daha ilk sayfada, ithaftan da önce, Flaubert’in kendisine hitaben yazdığı kısa bir teşekkür notuyla birlikte yer almaktadır. Flaubert bu savunmadan sonra, yazdığı kitabın kendi gözünde bile umulmadık bir değer kazandığını söylemiştir. Yaşadığı dönemde kitaplarından maddi kazanç sağlayamayan Flaubert, yaşamının son yıllarını ise acılar, edebi başarısızlıklar ve maddi zorluklarla geçirerek, nihayetinde ise 8 Mayıs 1880’de felç geçirerek hayata gözlerini kapar.

***

MADAME BOVARY’NİN YAZILDIĞI DÖNEM

Şimdi ise Flaubert’in romanını yazdığı tarih dilimine bir göz atmakta fayda var. Gustave Flaubert beş yıl boyunca sürecek yazın serüveni ile uğraşa dursun Fransa’da 1852-1870 yılları arasında yaşanacak İkinci İmparatorluk Dönemi başlamıştı. 1789 Fransız Devrimi gerçekleşmiş ve kralın yetkileri İnsan Hakları Bildirgesi yayımlanarak kısıtlanmış olsa da meşruti bir krallık süregelmekteydi. 1848 Devrimi’ne kadar geçen süre boyunca Fransa, aristokratlar ve burjuva sınıfı arasındaki yoğun siyasi çekişmeler sebebiyle çalkantılı bir dönem geçirmişti. 1848 Devrimleri 1848 yılında Fransa dahil olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ayaklanma, devrim ve özgürlük hareketleriydi. Peki neden bu devrimler oldu? 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa’da Sanayi Devrimi büyük ölçüde tamamlanmış, sanayicilerin ve şirketlerin gelirlerinde büyük bir artış görülmesine karşılık köylerde ve kentlerde yaşayan fakir halk bu zenginlikten nasibini almamıştı. İşçiler günde 13-15 saat çalışıyorlar, sağlıksız ve kirli konutlarda zor koşullarda yaşamaya devam ediyorlardı. Köylerde artan nüfus işsizliğe ve toprak yetersizliğine yol açmış, alt yapının yetersiz kalmasına neden olmuştu. Paris’in sokaklarına barikatlar kurarak, yeniden cumhuriyet isteyen devrimcilerin başlattığı 1848 Devrimleri sonucu İkinci Cumhuriyet ilan edildi. Yasama Meclisi’nin ve cumhurbaşkanının, erkek nüfusun katılacağı genel seçimlerle seçilmesi kabul edildi. Bütün bu olanların etkileri tabii ki sadece ekonomi ya da siyaset hayatında olmadı. Kısaca bir bakacak olursak düşünce ve sanat alanında da çeşitli etkiler görebiliriz. Fransa’da 18.yüzyıl Aydınlanma Çağı olarak adlandırıldı.Aydınlanma Çağı, aklı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine, doğruyu keşfetmenin nedensellik ile olacağına, düzen içindeki doğanın insan toplumları için bir model olarak kullanılabileceğinin ileri sürüldüğü dönemdir. Bu dönemde edebiyat felsefi temellere dayanıyordu ve Voltaire, Diderot ve Jean-Jacques Rousseau edebiyatı ve temel düşünce yapısını oluşturuyorlardı. Örneğin Voltaire, din ve ifade özgürlüklerinin yanı sıra, insan hakları konusundaki düşünceleri ve felsefi yazınları ile ünlenmiştir. Eserlerinde Kilise dogmaları ve döneminin Fransız müesseselerini yoğun olarak hicvetmiştir. Denise Diderot; romantizmin öncülerinden sayılmaktadır. Din ve kiliseyi redder, tek inandığı maddedir. Döneme damgasını vuran Romantizm akımı 1700’lerin sonunda ortaya çıkmış ancak yayılması 1800’lerin ortasını bulmuştur.Klasisizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır. Romantizm, insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı durur. “En iyi kural, kuralsızlıktır” diyen romantikler, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçirmesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar. Romantik dönem yazarları arasında; Alexandre Dumas, Victor Hugo, Honore de Balzac, George Sand, Stendhal sayılabilir.

Bu aynı zamanda bilimlerin de olağanüstü hızlı bir şekilde gelişme kaydettiği bir dönemdir. Ayrıca felsefi düşünce de etkilenmiştir. 19. yy ortalarında Auguste Comte Pozitivizmi kurar. Buna göre gerçek bilgi bilimsel olan bilgidir. Bu da Fransa’da laik hareketin gelişimine büyük katkı sağlar. Bu dönem içerisinde bilime inanılmaz bir güven söz konusudur. Yüzyılın sonlarına doğru Bergson aklın herşeyi açıklayamayacağını söyleyerek sezgiyi ileri sürer. Bunun da yansımaları hem felsefede hem de edebiyatta görülür. Flaubert’in öncülük ettiği realizmin, pozitivzm neticesinde ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Server Tanilli, Uygarlık Tarihi’nde şöyle diyor:  Toplum ve düşünce planındaki gelişme ile edebiyat ve sanattaki gelişme arasında da yakın bir paralellik görülüyor. 19. yüzyılın ortalarına değin egemen olan romantizm, doğaya ve duygulara yakınlığı, lirik çıkışlarıyla, bir yerde, 19. yüzyılın ilk yarısındaki o coşkun ve tutkulu araştırmacılığın dile getirilmesidir. Yüzyılın ortalarından başlayarak gerçekçilik yani realizm kendisini gösterecektir. Bilimlerdeki o büyük gelişmelerle gözleri büyüyen bilimci akım az sonra edebiyatta da yankısını bulur. Doğalcılık yani natüralizm böyle doğar. Doğalcılık edebiyatta ifade aracı olarak başta romanı seçecektir.

***

ROMANIN ÖZETİ

Flaubert, romanın 1. bölümüne, romana  ismini veren Emma Bovary karakteri ile değil,  Emma’nın onunla evlenerek hayallerinin gerçekleşeceğine inandığı Charles Bovary’nin çocukluk yıllarını anlatarak başlamayı tercih etmiştir. Kitap, daha önce hiç okula gitmemiş, okuma yazmayı annesinden öğrenip, köy kilisesinin papazından bir süre ders almış olan  Charles Bovary’nin 15 yaşındayken annesinin zoru ile Rouen Koleji’ne yazdırılması ve Charles’ın okuldaki ilk günüyle başlar.

Öğretmen içeri girdiğinde Charles’ın kendisine yöneltilen sorulara doğru düzgün cevap verememesi hatta ismini bile tam söyleyememesi ve çekingen tavırları diğer öğrencilerin onunla alay etmesine, öğretmeninden de  ilk cezasını almasına, -bu ceza; 20 kere “ridiculus sum” yani “ben gülüncüm” fiilinin yazılmasıdır- tembeller sırasına oturtulmasına sebep olur.

Eski bir alay cerrahı yardımcısı olan babası sonradan zengin olmuş bir kadın olan annesi ile evlenmiş fakat tüm servetini tüketerek bir köye yerleşmek zorunda kalmıştır. Charles da bu köyde büyümüştür. Annesiyle babası arasında Charles’ın nasıl yetiştirileceği konusunda büyük fikir farkları vardır.

Charles, çok çalışarak Kolej’de 3. sınıfı ortalama bir düzeyde bitirince okuldan alınır ve doktor olması için tıbbiyeye verilir. Charles, annesinin büyük özverisi ve desteğiyle burada zar zor okulu bitirir ve Tostes adlı küçük bir kasabada doktorluk yapmaya  başlar.

Charles, hırslı ve idealist biri değildir. Bu noktada annesi yeniden devreye girerek onu yaşlı ama zengin sayılan bir dul kadınla evlendirir. Charles bu durumundan şikâyetçi olmasa da aslında mutlu değildir.

Bir gece yakın bir çiftlikten mektup alan Charles, çiftlik sahibi olan Mösyö Rouault‘nun kırılan bacağını tedavi etmesi için çağrılır. Charles yolda giderken oldukça tedirgindir. Kırık konusunda okulda gördüklerini ve ezberlediklerini hatırlamaya çalışmaktadır. Fakat kırık, düşündüğünden çok daha basit bir kırık çıkar ve Mösyö Rouault çok kısa bir sürede iyileşince, Charles çok iyi bir doktor olarak çevrede ün yapar. Karısını iki yıl önce kaybeden Rouault Baba, Emma adındaki genç kızıyla birlikte yaşamaktadır. Emma 13 yaşında babası tarafından rahibeler okuluna yazdırılmak üzere şehre götürülmüştür. İlk zamanlar  rahibelerin sohbetini ve derslerini çok sever ve  derslerinde çok başarılı olur. Fakat daha sonra okula gizlice gelen ve elden ele dolaşan romantik romanlar okuyup burada anlatılan konularla kafasını doldurmaya başlar.  Bu sıralarda annesi ölür ve çok üzülür. Kitaplarda okuduğu hayal alemine dalıp, annesinin acısını unutmaya çalışır. Artık rahibeler onun kurallara uymadığını ve saygısızlaştığını düşünmektedirler ki; babası gelip onu okuldan alır. Eve döndüğünde ilk zamanlar evin idaresini eline almaktan ve uşaklara emirler vermekten hoşlanır. Fakat daha  sonraları köy hayatı onu iyice sıkmaya başlar. Charles Bovary’in çiftliğe geldiği zamanlarda 18-19 yaşlarında bir genç kızdır ve neredeyse manastır hayatını özler olmuştur. Bu arada Charles’ın kontroller için gereğinden çok daha fazla çiftliğe gidip gelmeye başlaması hem karısının hem de Mösyö Rouault’un dikkatini çeker.

Charles, Emma’ya hayrandır ve onunla ilgili hayaller kurmaktadır. Charles’ın karısı bu durumun farkına varıp, Charles’a bir daha çiftliğe gitmemesi için yemin ettirir. Bu arada Charles’ın karısının servetini emanet ettiği noter tarafından dolandırılması ve kadının da var olduğunu söylediği bazı malların da gerçekte var olmadığı ortaya çıkar. Bu durumda ailede Charles’ın anne ve babasının da dahil olduğu büyük bir münakaşa yaşanır. Charles’ın babası öfkelenir bir sandelyeyi yere vurarak paramparça eder ve “Oğlumu, koşumu derisi kadar da etmez böyle kocamış bir kısrağın yanına koştun ve felakete sürükledin” diyerek Charles’ın annesini suçlar. Charles da karısına acıyıp arka çıkacak olunca, annesi ve babası kızıp giderler. Charles’ın karısı bu olaydan kısa bir süre sonra aniden ölür. Charles, ne de olsa bu kadın beni sevmişti diyerek üzülür. Yalnız yaşamaya alışınca karısı da yavaş yavaş aklından çıkar ve çiftliğe istediği gibi gidip gelmeye başlar.

Bu süreçte Mösyö Rouault Charles ile yakından ilgilenir ve ona dostluk gösterir kızına olan ilgisinin de farkındadır. Çiftlik ziyaretleri sırasında Emma ile uzun sohbetler yaparlar. Emma ona annesini, rahibe okulunu anlatır. Not defterlerini, okuduğu kitapları gösterir. Şehirde yaşama hayallerinden, köy hayatını sevmediğinden bahseder. Bu sohbetlerin sonunda Charles evine dönerken kızın cümlelerini birer birer düşünüp manalarını anlamaya çalışıp, onunla evlenmeyi hayal etmektedir.

Bir süre sonra Charles, Mösyö Rouault’nda cesaretlendirmesiyle kızını ister.  Rouault baba bu durumdan memnun olur fakat kızına da sorması gerektiğini söyler. Emma’da kabul edince Charles’ın mateminin bitmesiyle yani gelecek baharda düğün yapmaya karar verilir.  Emma bütün bir kışı düğün hazırlıkları ile geçirir. Çeyizi için birçok siparişler verir. Kafasında büyük bir düğün hayali vardır. Ama babasını ikna edemez. 16 saat süren, 43 kişilik bir yemek daveti verilir. Madam Bovary yani Charles’ın annesi bütün gün ağzını açıp tek bir söz etmemiştir. Çünkü; kendisine ne gelinin kıyafeti ne de ziyafetin tertibi ile ilgili hiç danışılmamıştır. Düğünden erkenden çıkıp gider. Kocası ise onunla beraber dönmez; sabaha kadar düğünevinde kalır ve içki içer.

Düğünden iki gün sonra gelinle damat kendi evlerine doğru yola çıkarlar. Mösyö Rouault kızını hüzünlü bir şekilde uğurlar. Tortes’e vardıklarında tüm komşular doktorun yeni karısını görmek için pencerelere çıkmışlardır.

Emma ilk iş olarak evde bir takım değişikliklere ve tadilata girişir. Bahçeye fıskıyeli bir havuz yaptırma hayalleri kurar. Charles karısını memnun etmek için elden düşme iki tekerlekli bir araba alır. Charles çok mutludur. Flaubert, Charles’ın mutluluğunu anlatmak için kitapta “Charles’ın nazarında evren Emma’nın ipek etekliğinden ibaretti.” diye yazar.  Emma için ise mutsuz bir hayat başlamaktadır. Emma’nın mutsuzluğunu ve hayal kırıklığını anlatmak için ise “Emma, yanılmış olduğunu, bahtiyarlık, ihtiras  kendinden geçme gibi sözlerin, kitaplarda okuyup pek güzel bulduğu bu kelimelerin hayatta acaba neyin hangi halin adı olduğunu düşünüp duruyordu” der, Flaubert.

Tesadüf  eseri Marquis d’Andervilliers’ın evinde verilen bir baloya davet edilmeleri sonucunda orada, kitaplarda okuyup hayalini kurduğu yaşamdan izler gören, vals esnasında dans ettiği Vicomte’dan, lüksten ve zenginlikten çok etkilenen Emma’nın ruh halini Flaubert şu sözlerle anlatır: “Baloda giydiği iskarpinlerin pençeleri kayan parkenin cilası ile sararmıştı. Emma’nın gönlü de onlar gibiydi. Zenginliğe sürtünmüş olmak onda da silinmez izler bırakmıştı.”

Balodan sonra kah Baloda dans ettiği Vicomte’tu düşleyerek kah Paris’te olmayı hayal ederek günlerini geçirir. Paris hayatını ve modasını anlatan dergilere abone olur. Sanat olaylarını takip eder. Okuduğu romanlardaki karakterleri Vicomte’a benzeterek hayaller kurar. Bu arada Charles’ı küçük görmektedir. Yaptığı herşey gözüne batar. İçinden “ne zavallı adam ne zavallı adam” diyip durur. Bütün bir kışı hayaller kurarak geçirir. Yaz gelince Markiz’in tekrar bir balo verip kendilerini de davet edeceğini ummaktadır. Ekime kadar bekler fakat herhangi bir davet gelmeyince büyük bir umutsuzluğa kapılır. Ve hayatında hiç bir değişiklik olmayacağını görerek bütün uğraşlarını bırakıp ne evle ne de kendiyle kısacası hiçbir şeyle ilgilenmemeye başlar. Bu durum onları ziyarete gelen  Charles’in annesinin de gözünden kaçmamıştır. Emma’nın hareketleri iyici dengesizleşmiştir. Yemek bile yememeye başlamıştır. Sürekli olarak 4 yıldır yaşadıkları Tortes‘ten şikayet etmektedir. Charles çok endişelidir. Emma’yı eski Hocasına götürüp gösterir. Hocası hava değişimi önerince oldukça büyük bir kasaba olan Neuf-Chatel’e bağlı Yonville’l Abbaye’ye taşınmaya karar verilir. Emma kasabadan ayrılırken hamiledir.

Yonville’e vardıklarında ilk akşam yemek yedikleri kasabanın otelinde kasabanın eczacısı ukala ve bilgiç Homais ve kasabada noter katipliği yapmakta olan genç bir hukuk öğrencisi olan Leon ile tanışırlar. Leon aynı zamanda Homais’in evinde pansiyoner olarak kalmaktadır. Bütün gece yemekte sohbet ederler. Özellikle Emma ve Leon kitaplardan  sanat olaylarından yeni moda danslardan  bahsederler. Emma yeni bir bir yerde yeni bir hayata başlayacağı inancı içindedir. Charles ise henüz yeni hastalar gelmediği ve taşınma masrafları hayli kabarık olduğu için para sıkıntısı yüzünden endişelidir. Ama baba olacağı hayali ile tüm bunları unutup, kendini çok mesut hissetmektedir. Emma, çocukla ilgili tüm hazırlıkları köylü kadınlara ısmarlamakta kendisi ise hiç bir şeye heves edip ilgilenmemektedir.

Emma bir kız çocuk dünyaya getirir. Herkes çocuğa ne isim verileceği konusunda

telkinlerde bulunur. Charles annesinin adını koymak ister ama Emma istemez. Emma uzun bir kararsızlıktan sonra Markiz’in şatosundaki davetteki genç kızlardan birinin adının Berthe olduğunu hatılayınca adının Berthe olmasına karar verir. Çocuk bir sütninenin yanına verilir. Emma ara sıra gidip çocuğu görmektedir. Bu arada Leon ile arasında bir yakınlaşma başlar ve Leon’un kendisine aşık olduğunu farkeder. Kendisinin de Leon‘a aşık olması onu korkutur ve bocalar. Aşkını örtbas etmek isteyen Emma’nın Leon’a karşı davranışları değişir. Onunla ilgilenmiyormuş, ailesine evine düşkün bir kadınmış gibi davranmaya başlar. Kızını sütnineden alıp kendisi bakar. Charles ile bile ilgileniyormuş gibi görünür. Leon bunları görünce tamamen ümidini kaybeder ve Emma onun gözünde elde edilemez bir kadın olarak yerini alır. Bu halleriyle Emma çevresindeki herkesi etkiler ve kendine hayran bırakır.

Oysa ki Emma’nın içinde fırtınalar kopmaktadır. Emma iffetli bir kadın olmayı seçmekle çok büyük bir fedakarlık yaptığını düşünür. Bu düşüncülere sımsıkı sarılır ve kendine acır. Bu mutsuzluğunun sorumlusu olarak gördüğü Charles’a çok büyük bir kin duymaktadır. Flaubert’in ifadesiyle “Emma’yı her yerinden bağlayan karmakarışık kayışın sivri toka dili odur.”

Bu buhranlı döneminde bir gün kilisenin çanları ona okul hayatını anımsatır o günlerine dönme arzusu duyar. Bu sebeple kiliseye giderek ruhunun çektiği acıyı dindirmek istese de papazın yüzeysel konuşmalarından dolayı umduğunu bulamaz. Eve döndüğünde ilgi isteyen küçük kızını iter. Çocuk düşer ve yüzü yarılır. Kocası bu durumdan dolayı Emma’nın çok üzüldüğüne inansa da aslında Emma’nın umrunda bile değildir.

Leon ise aşkına karşılık görmediği çok mutsuzdur ve Yonvill’den de Yonvillilerden de sıkılmıştır. Paris’e gidip hem tahsilini bitirmeye hem de bir sanatkar hayatı sürmeye karar vererek kasabadan ayrılır.

Leon’un gidişiyle Tostes’te yaşadığı sıkıntılı günler geri gelir. Onu özlemekte ve ona karşı soğuk ve ilgisizmiş gibi davrandığı için pişmanlık duymaktadır. Mutlu olmak için sürekli M. Lheureux’e siparişler verip büyük paralar harcamaya başlar. Bu esneda kendini büyük fedekarlıklara katlanmış bir kadın olarak görüp, hiç değilse bu kadarının hakettiğini düşünmektedir. Saç modelini devamlı değiştirir, İtalyanca öğrenmeye kalkar. Tarihe ve felsefeye merak sarar. Ama başladığı işlerin tümünü dolaba tıktığı yarım bırakılmış onlarca nakış gibi yarım bırakmaktadır.

Charles karısının durumundan çok endişelidir. Annesine mektup yazıp durumu anlattır ve annesini çağırır. Annesi Emma’nın durumunu okuduğu kitaplara ve dini inancının zayıf oluşuna bağlar. Onun kitap okumasına engel olmaya karar verirler.

Bir gün Charles Bovary’nin muayenehanesine, Yonville’in yakınında bir şatosu ve çiftliği olan zengin bir adam gelir. Otuz dört yaşında, oldukça yakışıklı ve çapkın biri olan Mösyö Rodolphe Boulanger, yanında çalışan bir adamını kan aldırması için getirmiştir. Rudolphe bencil , maceraperest bir kişidir. Emma’yı çok beğenir ve onu elde etmek için planlar kurmaya başlar. Amacı sadece gönül eğlendirmektedir. O yıl Tarım Şenlikleri Yonvill’de yapılmaktadır ve şenliklerin olduğu gün, kasaba halkı ve kasabaya gelen misafirlerle sokaklar dolmuştur. O günü Emma ve M. Rodolphe beraber geçirirler. Rodolphe bütün gün Emma’ya kur yaparak onu etkiler. Daha sonra bir-iki ay ortalarda görünmeyen Rodolphe,  Emma’yı ziyarete gelerek ona aşık olduğunu söyler ve onunla görüşme bahanesi yaratmak için kendisine atla gezmeyi teklif eder. Charles’ı da bunun Emma’ya iyi geleceğini söyleyerek ikna eder. Charles karısını mutlu etmek için her şeye razıdır.

İlk at gezintileri sırasında Emma ve Rodolphe sevgili olurlar. Aşk Emma’yı sarhoş etmiştir. Hiç birşey umrunda değildir. Leon’nu da tamammen unutmuştur. Geceleri Charles uyuyunca bahçedeki kameriyede Rodolphe ile buluşmaktadır. Sabahları kocasının erken kalkıp gittiği günlerde koşarak Rodolphe’nin çiftliğine gitmekte kimse uyanmadan geri dönmektedir. Rodolphe bu durumdan bir gören olacağını düşünerek endişe etmektedir. Emma başlangıçta bu durumu umursamamaktır. Ama bu endişenin Rodolphe’nin keyfini kaçırmasından da korkmaktadır. Ayrıca Rodolphe Emma’nın bu ilişkiyi fazla ciddiye almasından rahatsızdır. Artık ilişkileri sıradan bir hal almıştır. Aralarındaki heyecan Rudolphe için sönmeye başlamıştır. Tavırları eskisi kadar özenli ve romantik değildir.

Bu durum yaklaşık 6 ay boyunca sürer. Emma zaman zaman pişmanlık ve suçluluk duyguları içerisine girer; öyle zamanlarda kocasına ve çocuğuna ilgi göstermeye başlar. Karışık duygular içerisinde ne yapacağını bilemez haldedir.

Bu sırada Homais çarpık ayakların ameliyatla düzeltilmesine dair bir yöntem geliştirildiğini  biryerlerden okuyarak  Altın Aslan otelinde çalışan çarpık ayaklı genç bir uşağı bu yöntemle ameliyat etmesi için Charles’ı ikna etmek için büyük çaba harcamaktadır. Çok ünlü olup çok para kazanacağını söyleyerek ona baskı yapar. Charles çekinir ve yapmak istemez ama Emma da fikri teşvik edince ikna olur. Charles ünlü ve zengin olma hayalleri içindedir. Emma da bunun yeteneksiz , hırssız ve yetersiz olan kocası için bir fırsat doğduğuna inanır. Kendisinin hayal ettiği hayata kavuşmasına vesile olacak bir fırsattır bu. Sıra çarpık ayaklı uşak Hippolyte’i ikna etmeye gelmiştir. Başta Homais  olmak üzere bütün kasaba onu ikna etmek için baskı yapar. Hippolyte’de ikna edilir ve ameliyat gerçekleşir. Ancak ameliyat başarısız geçer ve  bacak kangren olur. Charles paniğe kapılır. Ünlü bir doktor çağrılır. Maalesef yapılacak bir şey yoktur ve bacak kesilir. Bu doktor Charles’a yaptığı hatalı ameliyattan dolayı hakaretler eder. Charles’ın kasabadaki itibari iyice sarsılr. Emma kocasından tamamen uzaklaşır ve Rodolphe’u birlikte kaçmaya ikna etmeye çalışır. Ama Rodolphe  bu durumdan yakayı sıyırmak için türlü bahaneler bulmaktadır. Emma ise günden güne müsrifleşmekte ve M. Lheureux’a  sürekli borçlanarak sevgilisine hediyeler almakta, çıkacağı uzun yolculuğa hazırlık olarak manto, sandık, çanta siparişleri vermektedir.

Rodolphe ile kaçma planı yapan Emma’yı kötü bir sürpriz bekler. Rodolphe bu çılgın fikirden vazgeçerek Emma’ya her şeyin bittiğini bir mektup yazarak bildirir ve kasabadan ayrılır.

Bunun üzerine Emma sinir krizi geçirip hastalanır, yeme içmeden kesilir aylarca yatar. İyileşince, huzurlu, sakin bir yaşam sürmek ister, kendini dine ve hayır işlerine verir. Hatta Charles’ın annesi ziyarete geldiğinde Emma’nın bu halini çok beğenir ve bu değişim karşısında hayrete düşer. Emma’nın sıkıntılı halinin tamamen geçmediğini gören Homais ise Charles’a Emma’yı Rouen Tiyatrosu’nda bir gecelik bir gösteri için gelen ünlü tenor Lagardy’yi görmeye götürmesini öğütler. Emma hastayken gelip Charles’dan Emma’nın siparişlerinin parasını isteyen M. Lheureux’a senet veren Charles, bir de üstüne bu adamdan borç para almıştır. Böyle borç harç içinde olmasına rağmen Charles, karısı mutlu olsun diye büyük bir para ödeyerek gösteri için locadan bilet alır. Karısıyla birlikte Rouen’a giderler ve orada Lagardy’i izlemeye gelen Mösyö Leon’a rastlarlar. Bu raslantı Emma ile Leon arasında geçmişte kalan aşkın tekrar doğmasına neden olur.

Charles’ın babası aniden ölünce miras işleri ile ilgilenmek üzere Leon’dan yardım istemeye karar verirler ve Emma bu işlerle ilgilenmek için Rouen’e gider. Orada günlerini Leon ile geçirir. Bu üç gün tam bir balayı olur. Emma bu buluşmaları ayarlayabilmek için her hafta Perşembe günleri Rouen’e piyano dersi alma bahanesiyle gitmeye başlar ama gerçekte derse hiç gitmez. Giderek hem daha çok yalana hem de daha çok borca saplanır. Bir gün evlerine icra gelince Emma  çılgın gibi tanıdığı herkesten borç ister. Hatta Leon ve Rudolphe’dan da borç ister ama ikisi de vermez. Çaresizlik içinde kıvranan Emma, Homais’in eczanesine gider, arsenik içer ve ölür. Emma’nın ölüm sahnesi kitapta çok dramatik ve çarpıcı bir şekilde uzun uzun anlatılmıştır.

Charles, karısının ölümüne dayanamasa da ayakta kalmaya çalışır. Bir gün, Emma’ya sevgililerinden gelen mektupları görür. Karısının onu yıllarca aldattığını anlar. Kısa bir zaman sonra da ölür. Babaannesinin yanına giden Berthe onun da kısa bir süre sonra ölmesi üzerine akrabaları tarafından büyütülür ve bir iplik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar.

***

ANLATIM, DİL, TASVİRLER

Kendini titiz bir zanaatkar olarak tanımlayan Flaubert, “şiir kadar ritmik ve bilim dili kadar net” bir anlatı yaratmayı denemiştir.

Flaubert’e kadar hiçbir romancı, cümlenin şiirini bu kadar fetişize etmemiş ve kitap yazarken çektiği acılar bu kadar halka yansımamıştır. Form ve içeriğin potansiyel yabancılaşmasını bu kadar ileriye götürmeyi denememiş, roman tekniği üzerine bu kadar planlı bir çaba göstermemiştir. Bir Flaubert akademisyeni, “Edebiyat, Flaubert’ten sonra problematik birşey haline gelmiştir,” der. Flaubert sonrasında, yani modern romanda, stil artık planlı olarak uygulanmakta, uslup kurgulanmaktadır. Flaubert ise bunu başlatan yazar olarak, modern roman öncesine bir nostalji de duyar. Kendinden önce gelen, içgüdüleriyle hareket eden edebiyat devlerine öykündüğünü söyleyerek, “Moliere ve Cervantes teknikleri olmadığı için büyüktüler,” der. 

Flaubert’den sonra gelen romancılar onun verdiği aşırı emeğin gölgesinde kalmışlardır. Saul Bellow gibi zengin stil kullanan bir yazar Flaubert’in zenginliği yüzünden tedirgin hissederken, Hemingway gibi yalın stil kullanan bir yazar da, Flaubert’in yalınlığını yakalamak zorunda hissetmekten yakınabilir. Flaubert’in stili için yüksek kontrollü bir zenginlik denebilir.

Flaubert,başyapıtı sayılan Madame Bovary’de, hem içerik açısından hem de teknik açıdan pek çok ilke imza atmıştır. Bunlardan biri de serbest dolaylı anlatımdır.

Serbest dolaylı anlatım
Serbest dolaylı anlatım tekniği ilk kez Madame Bovary’de kullanılmıştır. Bu teknikte, karakterle ilgili hikaye anlatılırken, anlatı sözkonusu karakterin düşünme ve konuşma biçimine evrilir. Flaubert’ten önce “Kocasına baktı. ‘Ne kadar sessiz’ diye düşündü” olan bir cümle, Flaubert sonrasında “Kocasına baktı. Yine bıktırıcı derecede sessizdi,” halini alır. Yani yazar ve roman karakteri birleşir. Böylece uslup esneklik kazanır. Anlatı romancıdan uzaklaşarak, karakterin özelliklerine bürünür. Yazar, karakterin bakış açısına göre uslubu değiştirmekte, karaktere özgü kelimeler kullanmakta artık serbesttir.

Modern romanda sürekli kullanıldığı için artık alıştığımız bu teknikle, yazar, karakterinin düşünce ve yorumlarını kestirme biçimde ve çok katmanlı olarak anlatıya dahil etme imkanı bulacaktır.

Serbest dolaylı anlatım sayesinde dünyayı karakterin gözünden ve onun sözleriyle görürüz. Ama aynı zamanda yazarın gözünden ve onun sözleriyle de görürüz. Aynı anda hem herşeye hakim, hem de taraflı oluruz.

Zaman
Proust, geniş zamanın hikayesinin kullanımının Flaubert’in büyük buluşu olduğunu söyler. Flaubert, geniş zamanın hikayesiyle şimdiki zamanın hikayesini iç içe geçirerek zamana bir yorum, bir tür uçuculuk katar. Burada Fransızca’ya özgü zaman esnekliğini kullanmıştır. Örneğin “Her hafta yoldan geçerdi” ile “Yoldan geçiyordu” anlamlarını tek zamanla verir. Böylece bir eylemin hem o an yapıldığını, hem de geçmişte yinelerek yapıldığını anlatır. Madame Bovary’nin etrafını saran tekdüzeliğe çok uyar bu anlatım. Bir tür ironi de içerir. Ve herşeyden önce şiirseldir.

Ritim
Bahsettiğimiz zamanın kullanımında kelime sonlarına gelen  “-ai, -ais” ekleri romandaki ritmi sağlar. “L’idée engendre delectait, (lide anjandre delacte – onu hamile bıraktığı düşüncesinden müthiş keyif alıyordu)” cümlesinde olduğu gibi. Bu şekilde sürekli tekrar eden sesler, Emma’nın sıkıcı hayatının tekdüzeliğini vurgularken bir tür kafiye yaratır.

Flaubert kitabında şiirsel bir ritim yakalamak için olağanüstü bir çaba sarfetmesiyle tanınır. Ona göre düzyazıda ritim ve müzik olmalıdır. “Düzyazıdaki güzel bir cümle, tıpkı şiirdeki güzel bir mısra gibi değiştirilemez olmalıdır,” der. Romanın yazımın bu kadar uzun sürmesinin, yazarın dillere destan yazma sancılarının nedenlerinden biri de herhalde budur.

Flaubert idealindeki cümleyi bulmak için ne kadar uğraşsa da, ona göre dil buna izin vermez. Dil konusundaki şu cümlesi hem komik hem de acımazdır:

İnsan dili, yıldızları eritecek bir müzik yapma hayali kurarken, ayıların dans etmesi için parmaklarımızla ritim tuttuğumuz kırık bir güğüm gibidir.”

Flaubert’in müzik dolu cümleleri takdir edeceğiniz gibi çevirmeni çok zorlar. Hem mükemmel tasarlanmış cümleleri olduğu gibi çevirmek, hem de bunlardaki ritmi sağlamak imkansız olduğundan, roman çeviride çok şey kaybedecektir.

Diyaloglar
Flaubert, burjuvaların kullandığı anlamsız ifadeleri kaydettiği bir sözlük defteri tutmuştur: “Basmakalıp Düşünceler Sözlüğü”. Madame Bovary’deki karakterlerin hepsi de anlamsız, basmakalıp cümleler kurarlar. Boş ve klişe sözler, gerçek düşünceleri asla yansıtmaz. Özellikle eczacı ve papazın sürekli kullandıkları deyişler ve klişeler komedi unsurları taşır. Tarım şenliklerinde kullanılan klişeler ve yanlış metaforlar da romanın komedi unsuru taşıyan bölümleridir. Örneğin resmi açılış konuşması, “devlet arabasının fırtınalı bir denizde yelken açtığı” türünden hatalı ifadelerle doludur.

En duygusal anlarda yapılan saçma ve gündelik konuşmalarla daha belirsiz bir ironi yakalar Flaubert.

Örneğin bir vedalaşmayı ele alalım. Nihayet başbaşa olan ve birbirine açılamayan aşıkların büyük vedalaşması, işte şöyle anın anlamından uzak diyaloglarla sürüp gider:

Emma:

-Yağmur yağacak, der.

Leon’un cevabı:-Paltomu yanıma alıyorum.

Emma:-Ya!

Leon içini çekerek,

-Artık Allahaısmarladık! (sayfa 127*)

Romanın bu tür boş diyaloglarla dolu olması, romantik edebiyatın alaya alınması yanında, Flaubert’in toplumsal eleştirisi, ikiyüzlülüğü yerden yere vurmasıdır aynı zamanda. Madame Bovary’de Flaubert, bu toplumda dilin anlaşma için kullanılamadığını ve işlevsizleştiğini göstermeye çalışır. Daha ilk sayfalarda Charles, yanlış anlaşılan adını bile anlatamaz ve alay konusu olur. Emma Bovary kendini aşıklarına bile tam olarak açamaz, sıkıntılarını papaza anlatmayı da başaramaz. Kelimeler, bir şey anlatmaktan çok birşeyleri örtmek için kullanılır.

Tasvir ve Detaylarda Realizm
Flaubert’in Madame Bovary’deki tasvirlerde kurmaya çalıştığı gerçekçilik, bu kitabın modern roman sayılmasındaki ana etkenlerden biridir. Detayların rastgele seçilmiş gibi görünmesi için Flaubert özel bir gayret sarfetmiştir. Tıpkı bir kamera tarafından çekilmiş gibi… Flaubert, detayların hayattaki gibi hem önemli, hem de önemsiz gibi görünmesini sağlamayı başarır. Aslında her biri özenle seçilen detaylar, sanki kişi geçerken gözü takılmış gibi bir araya getirilir ve gözümüze “hayatın kendisi gibi” görünürler . Detayları nasıl aşırı bir özenle seçtiğini saklamak için çok fazla gayret sarfettiğini Flaubert de bizzat vurgular.

Okuyacağım alıntıda Charles bir odaya girer ve Flaubert onu tıpkı bir kamera gibi etrafa baktırır. Rastgele gibi görünen detayları onun gözüyle anlatır. Bu rastgele ayrıntıların toplamında ise okuyucuyu kendi istediği atmosfere sürükleyecektir. Bakalım siz ne hissedeceksiniz?:

Bir gün çiftliğe üç sularında vardı; herkes tarlalara çıkmıştı; mutfağa girdi; fakat Emma’yı hemen göremedi. Pencerenin tahta kanatları kapalı idi. Tahtanın yarıklarından giren güneşin taşlara çizdiği ince çizgiler eşyalara çarpıp kırılıyor, tavanda oynaşıyordu. Masanın üstünde kirli bardaklara tırmanan sinekler elma şarabı artıklarına düşüp vızıldayarak boğuluyordu. Ocaktan giren ışık, maden levhaya bulaşmış kuruma bir kadife hâli, soğuk küllere bir mavilik veriyordu. Emma, pencere ile ocağın arasına oturmuş, dikiş dikiyordu. Arkasına ipek atkısını almadığı için çıplak omuzları üzerinde küçük ter taneleri gözüküyordu.” (sayfa 21)

Flaubert detayların tıpkı hayattaki gibi basit bir şekilde kendini ortaya koymasını istediğini söyler. “İşinin başındaki yazar, evrendeki Tanrı gibi olmalıdır; her yerde vardır, ama hiçbir yerde görünmez,” cümlesi ona aittir.

Flaubert ayrıca, romanında sıradışı olaylarla sıradan olan detayları bir arada kullanarak aradaki gerilimin etkisinden faydalanır. Madame Bovary’de ölünün başındaki konuşmalar bu tarza bir örnektir.

***

EMMA BOVARY KARAKTERİ ve KADIN SORUNU

Emma Bovary, gerçeğe savaş açan bir fantezist olan Don Kişot’tan büyük izler taşır. Katolik okulunda aşırı miktarda romantik edebiyata maruz kalmıştır ve tıpkı Don Kişot gibi romanlardan esinlenen idealist rüyalarla hayatını mahveder. Flaubert, çocukken yaşlı bir komşusunun ona Don Kişot’u okuduğunu, kendisinin de bundan ne kadar etkilendiğini anlatırken şöyle der: “Ben bütün köklerimi okumayı bile öğrenmeden önce ezbere bildiğim Don Kişot’ta buluyorum.”

Don Kişot gibi Emma da bir tür kenara çekilmişlik hali içindedir. Taşrada yaşar. Kocası sıkıcı bir taşra doktorudur. Kitap okumanın egemen olduğu bir fantezi dünyasında yaşamak dışında, yapacak fazla işi yoktur. Ama Emma Don Kişot gibi geçmişe değil, bugüne ait bir hayal dünyasında yaşar. Kendisi için sanal bir gerçeklik inşa etmiştir.

Paris’in bir haritasını satın alır ve parmağının ucuyla kentte alışverişe çıkar.

“…Kadınlara mahsus Corbeille gazetesi ile Sylphe des Salons’a abone oldu. Piyeslerin ilk temsili, koşular, müsamereler, balolar hakkında yazılanları, bir kelime atlamadan okur; sahneye yeni çıkan bir artistle, yeni açılan mağazalarla alakadar olurdu. Son modayı, iyi terzilerin adresini, operaya … ne gün gidileceğini bilirdi. Eugene Sue’nün romanlarından salonların nasıl döşendiğini öğrendi; Balzac’ın, George Sand’in eserlerini okuyup … heveslerini hiç olmazsa hayalen tatmine çalıştı. Kitabını sofrada bile elinden bırakmaz, Charles konuşarak yemek yerken, Emma bir romanın sayfalarını çevirirdi…” (sayfa 59)

Gördüğünüz gibi Emma kendi gerçekliğinden, hayali bir başka gerçekliğe dörtnala kaçmaktadır…

Psikanalitik bir yorumla incelediğimizde, Emma’yı ilk tanıdığımızda annesini kaybettiğini öğreniriz. Emma’nın “öldüğünde annesinin mezarına gömülme” isteğini aktarırken, Flaubert, Emma’nın anneye dönüş, yani gerçekleşmesi imkansız arzu ve tatmin arayışına gönderme yapar. Gerçekleşmeyen arzu kavramı, Emma’nın hayatında farklı formlarda sürekli kendini gösterir. Farklı sevgililer, farklı benlikler gibi…

Emma genç kızlığından itibaren kendisini romanlardaki kahramanlarla özdeşleştirir. Kendi mutluluğunu romantik illüzyonlara bağlar: “…Emma bahtiyarlık, ihtiras, kendinden geçme gibi sözlerin, kitaplarda okuyup pek güzel bulduğu bu kelimelerin, hayatta acaba neyin, hangi halin adı olduğunu düşünüp duruyordu.” (sayfa 35)

Ama hayatın gerçekleri beklentilerini boşa çıkaracaktır: “…şimdi de içinde yaşadığı bu sukunu, hayal ettiği saadet olabilmesini aklı bir türlü almıyordu.” (sayfa 40) Emma kendisini hep dış imgelerle tanımlar. Hayalini kurduğu kişi olarak kabul görme arzusundadır, bu kabulün de sadece kitaplarda okuduğu ideal romantik aşk içinde olmasını talep eder. Bu imkansız arzu karşılanmadığında ise yıkım gelir.

Emma Bovary karakteri, o derece etkili olmuştur ki, bu karakterden yola çıkan bir kelime türemiştir: bovarizm. Merriam Webster sözlüğü “bovarizm”i şöyle anlatır: kendini olduğundan farklı algılamanın, kişinin davranışlarını şartlandırması ya da davranışlarına bu algının egemen olması hali. Örneğin: kişinin kendilik algısının o kadar abartılı, idealize ve gerçekdışı olması ki, bunun trajedide olduğu gibi dramatik bir kişilik çatışması, paranoyada olduğu gibi aykırı davranışlar, ya da büyük başarıyla sonuçlanması.

İçgörüsü olmayan, tutkularını tatmin peşinde olan, annelik şefkatinden yoksun bir kadın olarak karşımıza çıkan Emma için yine de Flaubert’in yargılayıcı olmadığını görürüz. Emma eğitiminden evliliğine tüm hayatında çevresini saran budalalığın ve yozluğun bir kurbanıdır aynı zamanda.

Flaubert’in kahramanının sorunu tüm insanlık için geçerli görünse de, onu saran bağlar kadın olmasıyla daha da aşılmaz görünür. Kadının rolünün çok kısıtlı olduğu ve bu rolün dışına çıkmanın ağır biçimde cezalandırıldığı bir toplum hayatında kapana kısılmıştır Emma Bovary.

Romanın geçtiği dönem Fransa’sına bakacak olursak, Napolyonik kanunlarda erkekler, yani babalar ve kocalar, kadınların velisiydi. Yeni resmi nikahta da otorite yasal olarak kocadaydı. 1816’dan 1884’e değin boşanmak yasalara aykırıydı. Kadınların eğitim hakkı kısıtlıydı ve mesleki eğitim göremezlerdi.

Flaubert, Emma’nın okul hayatından bahsederken, bu eğitimin dekoratif  bir işlevden öteye gitmediğine işaret eder. İyi bir ev hanımı ve eş olmak öğretilen bu okullarda kadınların beyni bir tür “aşk mitolojisi”ne kapılmaya çok açıktır. Manastırdayken Emma, evlilikle tutku ve mutluluğa kavuşulduğu fikrini benimser. Ama evlilik deneyimi hiç de böyle değildir. Charles yüzemez, binicilikten anlamaz, silah kullanamaz, en kötüsü de konuşması sıkıcıdır. Hayal kırıklığına uğrayan Emma içinse artık geri dönüş yoktur. Evliliğin ve kadın olmanın prangasından kendi fantezileriyle kurtulmaya çalışacaktır.

Emma’nın, feminizm anlamında olmasa da, kadın olmanın sınırları konusunda bir tür farkındalığı olduğunu hamileliği sırasında görürüz:

Oğlan istiyordu… dünyaya getireceği çocuğun bir erkek olması fikri sanki geçmişteki aczlerinin intikamını alacak bir ümitti. Erkek kısmı ne de olsa serbesttir; ihtirasları ve memleketleri dolaşır., engellerden atlar, en uzak saadetlere dişlerini geçirir. Kadının ise her zaman önüne engeller çıkar… vücudunun rehaveti, kanunun emrettiği itaatler gibi düşmanları vardır. İradesi, şapkasının bir şeritle tutturulmuş tülü gibi, her rüzgarın etkisiyle çırpınır. Daima sürükleyen bir arzu ve yine daima engel olan bir ahlak düşüncesi vardır.” (sayfa 92)

Flaubert ayrıca, sorumsuz tutkunun ve cinsel haz arayışının sadece erkeklere ait olduğu burjuva dünyasında, sıradan bir ev kadını olan Emma’ya bu özellikleri vererek, cinselliğe modern ve doğrudan bir yaklaşım getirir. Romanın bu kadar tepki uyandırması ve dava konusu olmasının altında yatan sebeplerin başında bu gelir.

***

SEMBOLLER

Madame Bovary sembolizmle yüklü bir roman. Şimdi romanın sayısız sembol ve metaforlarından birkaçını ele alacağız:

Torna
Kasabanın emekli askeri Binet’nin torna tezgahında sürekli lüzumsuz peçete halkaları yapması, birkaç anlama gelen bir semboldür.

Öncelikle, burjuva zevklerinin verimsizliğini, işe yaramazlığını gösterir.

Tornanın çok yorumlanan daha karanlık sembolizasyonu ise Emma’yı kıskacına alan monotonluktur… Yazar, sokağa taşan torna sesinin yeknesaklığından bahseder. Emma kendini camdan atmayı düşündüğü zaman, bu torna sesinin onu intihara çağırdığını duyar.

Tornayla ilgili son sembolizmse, Flaubert’in kendisine dayanır. Basit, düz formlu bir sanat eserini tekrar tekrar yapan bir zanaatçı… Flaubert kendini tornada çalışan bir zannatkara benzettiğini söylemiştir bir defasında. Böylece Binet’nin, Flaubert’in kendi kendisiyle alay ettiği ironik bir işlevi de olduğu söylenebilir.

Kör Dilenci
Leon’la buluşmaya giden Emma’nın arabasına asılan kör dilenci, fiziksel çürümüşlüğüyle, Emma’nın ahlaki çöküşünü sembolize eder. Dilenci, bir ağıt havasıyla kuşlar ve güneş hakkında bir şarkı söyler. Şarkı masum görünür. Dilenci Emma’nın intiharında aynı şarkının devamını söylediğinde aslında kaba bir cinsellik içeren bir şarkı olduğunu anlarız. Emma’daki masumiyet ve yozlaşmayı temsil eden bir andır bu.

Fallik Semboller
Madame Bovary, fallik sembollerin çok açıkça kullanılmasıyla da tartışılır. Rodolphe’ün ilk buluşmalarında sigara içişi, Vikont’un puro kutusu ve Charles’ın puroyu yakıp içmeyi becerememesi ve öksürmesi fallik semboller olarak öne çıkar. Leon Emma’ya bir kaktüs hediye eder. Rouen katedralinin göze batıcı şekilde tasvir edilen dev kulesi Leon’un arzusunu simgeler.

Ayaklar
Roman boyunca ayaklar ve ayakkabılar, bir cinsellik sembolü olarak ön plana çıkar. Leon’un Emma’yı ilk görüp aşık olduğu an, Emma şömine başında ayaklarını ısıtmaktadır. Madame Bovary’nin Paris uslu ince ayakkabılarının ve çizmelerinin durmadan çamurlara bulanması, onun romantik aşk fantezilerinin banal ilişkilerle kirlenmesine de gönderme yapar. Justin, Rodolphe ile buluşmadan gelen Emma’nın çizmelerindeki çamurları temizler. Kaba şehvetin lekesinin saf aşkla temizlenmeye çalışıldığı erotizm dolu bir andır bu.

Pencere
Bu sembol ile Flaubert Emma’nın ümitlerini, özgürlüğe olan düşkünlüğünü ve istediği hayata olan kaçışını yansıtır. Pencere, Emma’nın kendi hayatı dışındaki dünyayı ve hayallerini sembolize eder. Roman boyunca Emma’yı sık sık pencereden dışarı bakarken görürüz. Pencerelerin arkasında kapana kısılmıştır…

METAFORLAR

Mürekkep
Mürekkep ve zehir, romanın önemli metaforlarıdır. Romantizm tarafından zehirlenen Madame Bovary, kendini de arsenikle zehirleyecektir. Romantik edebiyatı satanların “zehirleyiciler” olduğu romanda da söylenir.

Madame Bovary, acılar içindeyken ağzında tuhaf, buruk bir tad duyar: Mürekkep tadı.

Ağzından çıkarak bembeyaz giysisini boyayan kara kusmuk, Madame Bovary’nin hayatı boyunca beslendiği romantik edebiyatın mürekkebinden başka bir şey değildir.

Renkler
Flaubert renkleri atmosferi ve karakterlerin ruh halini yansıtmak için kullanır. Belli bölümlerde belli renkler hakimdir. Tıpkı kendinden sonraki Fransız empresyonist ressamlar gibi, renkleri ilerleyen bölümün tonunu haberlemek için kullanır Flaubert. Renk metoforları, romana şiirsel bir nitelik de kazandırır.

Kırmızı tehlike ve günaha işaret eder. Bu renk özellikle dönüm noktalarında karşımıza çıkar. Baloda tarif edilen herşey ve herkes kırmızı gibidir: Kıyafetler, yiyecekler, yaşlı Vikont’un yüzü… Hippolyte’nin kesilen bacağı ise kırmızı bir kutunun içindedir. Bu kutunun ortaya çıkışı, Emma’nın Charles’ı tamamen reddettiği âna denk gelir.

Öte yandan yeşil, zenginliği ve tatmini simgeler. Emma’ya en iyi davranan kişilerin hep yeşil giymesi dikkat çekicidir. Vikontun puro kutusunun yeşil işlemeleri, Emma’nın gençliğinde okuduğu kitaplardaki fantezilerinin gerçekleşme ihtimaline işaret eder. Aşığı Rodolphe’le ilk karşılaşmasında ise onu “yeşil paltolu bir adam” olarak görür.

Arsenik şişesinin, mürekkebin, Emma’nın peçesinin ve sisin rengi olan mavi, ilüzyon ve acıyı simgelerken, sarı da romanın en hakim renklerinden biridir. Emma’nın sabahları Rodolphe’un şatosundaki yatak odasına gelişleri kitapta şöyle geçer: “Pencereler boyunca sarı perdeler, içeriye yavaşça, koyu sarışın bir ışık sızdırıyordu. Emma, gözlerini kırpa kırpa, el yordamıyla ilerliyor, saç kümelerine takılmış çiy damlaları, yüzünü sarı yakuttan bir hâle gibi sarıyordu.” (sayfa 178)

Emma’yla Leon’un ilk beraber oldukları meşhur arabanın perdeleri sarıdır. Emma daha sonra kendi evine ve Leon’un evine de sarı perdeler taktırır. Onu Leon’a getirip götüren araba da sarı renklidir. Sarı roman boyunca, mutluluk umudunu  ve hazzı haber veren bir renk olarak karşımıza çıkar.

Justin
Eczacı çırağı Justin, önemsiz bir karakter gibi görünse de, sahneye çıktığı anlar dikkat çekicidir: bir kan alma sahnesi, Emma Bovary’nin yatak odası, ve arsenik olaylarında, yani kan-seks ve suç ekseninde beliren Justin, Emma Bovary’nin bir aksi gibidir. Erotik arzuları tıpkı Emma’da olduğu gibi trajediye dönüşecektir.

Köy  Yaşamı
Madame Bovary’nin uğruna servet harcadığı Paris modasına uygun kıyafetleri, ince topuklu ayakkabıları, hayvan dışkılarıyla vıcık vıcık köy yollarının pisliğine bulanır sık sık. Hayvan böğürtüleri, çamurlar, köy yaşamının kabalıkları, Madame Bovary’nin peşine düştüğü ideal romantik dünyayı darmadağın eden detaylar olarak romanda bir fon oluşturur.

Flaubert, kahramanını taşra yaşamının her türlü banallığına ve para pul meselelerine boğarak onun romantik saflık arayışını ironiye boğan zalim bir anlatıcıdır.

Tarım şenliklerinde bir resmi yetkili ödülleri açıklarken Rodolphe ile Emma arasında romantik bir sahne geçmektedir.

Rodolphe Emma’ya kalbini açmaktadır:

-“Çünkü kimsede bu kadar tam bir cazibe ve güzellik görmedim. Nitekim hatıranızı hep gönlümde saklayacağım.”

Bir yandan da arkadan tarım ödüllerini veren devlet yetkilisinin meydandaki konuşması duyulur:

“Bir merinos koçu için…”

Rodolphe devam eder:

-“Ama unutursunuz beni, bir gölge gibi silinir giderim. Hayır hayır, düşüncenizde, hayatınızda benim de bir yerim olacak değil mi?”

Meydandaki ses araya girer:

“Domuz cinsi, iki birincilik mükafatı… Altmış frank!” (sayfa 160-161)

Emma’nın romantik doruğa çıktığı an, tarım ödüllerinin verilişiyle aynı andır. Rodolphe’ün bütün güzel sözleri, hemen takip eden yemler, hayvanlar, gübrelerle ilgili ödüllerle anlamsızlaşır ve anın büyüsü Flaubert tarafından yok edilir. Flaubert’in romantik edebiyatla ve sözlerin boşluğuyla alay edişinin en belirgin olduğu sahnelerden biridir bu.

*Madame Bovary – Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, V. Baskı 2010

***

MADAME BOVARY’NİN EDEBİYAT DÜNYASINDAKİ ETKİLERİ

Madame Bovary’i artık çok daha iyi tanıyoruz sanırım. Peki bu uçarı kadın kendisinden sonraki edebiyat dünyasını nasıl etkiledi dersiniz? Flaubert’in yarattığı bu karakterin çarpıcılığı sadece okurlar açısından değil yazarlar açısından da büyüktür. Beş yılda iğneyle kuyu kazar gibi ve romanın tanımını kökünden değiştirme arzusuyla yazılan Madame Bovary, sadece edebi değil aynı zamanda kültürel bir dönüm noktasıdır. Tosltoy’dan Halit Ziya’ya, Proust’tan Tanpınar’a Walter Benjamin’den Saul Bellow’a kadar pekçok yazarı derinden etkilemiştir. Theodor Adorno “Proust olmadan Joyce, Flaubert olmadan da Proust olamazdı.” der.

Madame Bovary’nin doğmasının ardından pek çok ihtiras sahibi, isyankâr ve zinacı kadın karakter birbirini izler. Örneğin; James Joyce’un Ulysses’deki Molly Bloom karakteri, Emile Zola’nın Thérése Raquin’i, Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Thomas Hardy’nin Sue Bridehead’i, Jude The Obscure’u, David Herbert Lawrance’ın Women in Love’daki Ursula Brangwen karakteri, Henrik Ibsen’in Hedda Gabler isimli karakteri nerdeyse Madame Bovary’nin birer prototipidir. Türk edebiyatındaki benzer karakterlere gelecek olursak; Ahmet Mithat Efendi, Yeryüzünde Bir Melek, Karnaval, Vah ve Taaffüf isimli romanlarında işlediği kadın karakterlerinde bovarist tipin özelliklerini yansıtmıştır. Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’sundaki Bihter’i, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak’taki Seniha’sı, Peyami Safa’nın Canan’ı…. Madame Bovary’leri her yerde görmek mümkün gibi.

Madame Bovary’nin tutkunu olduğu kişiler burjuva entellektüelleridir. Zaten Flaubert`den yüzyıl sonra Woody Allen`ın yazacağı bir Madame Bovary parodisinde, parodiyi oluşturan asıl etmen de tam bu noktadadır. Woody Allen`ın bir dolap içine girerek Madame Bovary romanına geri göderilen kahramanına Emma anında aşık olur. Çünkü gelecekten gelen bu adam ister istemez o dönemin her insanından daha fazla bilgiye sahiptir. Asıl parodi ve göndermeyse romana gönderilen kahramanın gündelik bir yaşama sahip olan, modern toplumun yan ürünlerinden biri olan depresyondan nasibini almış, kapitalizmin oldukça vahşileştiği zamana ait bir karakter olmasıdır.

Kendisi de bir Flaubert hayranı olan Orhan Pamuk’a 17.03.2009 tarihinde Fransa’nın Rouen Üniversitesi tarafından edebiyat ve Flaubert düşüncesine katkılarından dolayı şeref doktorası verilmiş, Pamuk da doktora kabul töreni sırasında “Bay Flaubert Benim” başlıklı bir konuşma yapmıştır. Pamuk konuşmasının özünde “Batı dışı ülkelerde, yazarların ayakta durabilmek, direnebilmek için Flaubert gibi keşiş yazarları kendilerine örnek almaları, hatta kendilerini onlarla özdeşleştirebilmeleri şarttır” demiş, bu düşüncesini de kendisi ile Flaubert tarzı arasında kurduğu ilişkinin çeşitli noktaları ile desteklemiştir.

About these ads