– “Yaşasın özgürlük,”

– “Yaşasın özgürlük,”

– “Yetmedi mi hapisliğimiz?”

– “Özgürlüğümüzü istiyoruz” diye, avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Ne kadar bağırsak da çağırsak da insanlar sesimizi duymuyor.

Daha geçen sonbahar şu an yanımda duran birçok arkadaşım gibi Marmara Denizinin ortasında özgürce dolaşıyordum dolaşmasına da derinlerdeki soğuk sulara kadar gelen insan atıkları yüzünden nefes almakta zorlanıyordum. Biraz temiz hava ve güneş ışığından faydalanmak için yukarıya çıktıkça ortam aydınlanıyor ve ben ısınıyordum.

Yüzeye çıktığımda temiz hava, bol ışık ve sıcaklıktan sarhoş gibi olmuştum. Gittikçe hafiflediğimi hissediyordum ki birden denizden koparak gökyüzüne doğru yükselmeye başladım. Neler oluyordu?

Yükseldikçe serinleyen hava yüzünden ürpermeye başladım.  Benim gibi denizden kopan arkadaşlarla kol kola girdik, Serin esen rüzgâr yüzünden ısınmak için birbirimize yaklaştık. Rüzgâr bizi uzaklara doğru sürüklemeye başladı. Ovaların, göllerin, derelerin ve tepelerin üzerinden geçerken sayısız arkadaşımız katıldı aramıza. Ulu bir dağın üzerine geldiğimizde hava o kadar soğudu, o kadar üşüdük ki; üşümekten kaskatı kesilerek aşağıya doğru düşmeye başladık. Bembeyaz kristal halinde dağa doğru düşerken bir o yana bir bu yana savruluyor, dönüyor, çarpışıyor, yükselip alçalıyorduk.

Yere düşünce kendimi sayısız kar arkadaşlarım arasında buldum. Çok yorulmuştum ve üşüyordum. Onlara sarılarak kış uykusuna yattım.

İlkbaharla birlikte güneş kendini iyiden iyiye gösterip ortalığı ısıtmaya başlayınca kendime geldim. Kol kola girdiğim arkadaşlarımla dağdan aşağıya doğru akmaya başladım. Taşların arasından yeraltına doğru sızdım. Yeryüzüne doğru hareket ederek tekrar gün ışığına ulaşacağımı umuyordum ki kendimi insan elinden çıkmış bir yapıda buluverince kâbus dolu günlerim başladı.

Havuzlardan borulara, borulardan filtrelere, tekrar havuzlara, tekrar borulara derken kendimi küçücük bir pet şişenin içinde, sıkı sıkıya kapatılmış plastik bir kapağın altında buluverdim. Bu şişenin içinde günlerce oradan oraya taşınıp durdum.

Bir kadın insan, daha güneşin ilk saatlerinde içinde bulunduğumuz plastik şişeleri küçücük camdan bir arabanın üzerine özenle dizdi. Güneş yükseldikçe hava daha da ısınıyordu, ki bu da hapsolduğumuz şişenin içinde nefes almamızı daha da zorlaştırıyordu. Üzerimize sinen polyester kokusundan bunalıyorduk.

Anlayacağınız tadımız tuzumuz kalmadı. Daha fazla sabredemeyeceğiz. Sabretmek de istemiyoruz. Doğaya dönmek istiyoruz, yaşam döngümüzü istiyoruz. Özgürlüğümüzü istiyoruz.

– “Yeter artık tutsaklığımız, özgürlüğümüzü istiyoruz!” diye bağırıyoruz yeniden. Yan taraftaki şişeden bir arkadaşımız:

– “Boşuna bağırıyorsunuz, insanlar sizi duymazlar.” diyor.

– “Neden duymasınlar ki?” diyorum.

– “Onlar birbirlerini bile duymuyorlar ki sizi nasıl duysunlar.” diyor.

– “Bunu da nereden çıkartıyorsun?” diye soruyorum.

– “Nereden mi? Bak anlatayım: Bu benim bu meydana üçüncü gelişim.

İlk geldiğim sene lastik tekerlekli tenekelerin geçtiği şu yol var ya işte orada, baktım bu insanlar bizim gibi kol kola girmiş nehirler gibi akıyor, meydanda birikiyorlardı. Bir taraftan da “özgürlük istiyoruz, eşitlik istiyoruz, insanca yaşmak istiyoruz” diye bağırıyorlardı. Hiç kimse onların haykırışlarını duymadı.” diyor.

– “Duymadıklarını nereden biliyorsun?” diye soruyorum.

– “Dedim ya buraya benim üçüncü gelişim. İkinci seferinde insanların aynı şekilde bağırdıklarına şahit oldum.  Eğer sesleri duyulmuş olsaydı, tekrar aynı şekilde bağırırlar mıydı?” dedi.

– “Peki, eşitlik istiyoruz, insanca yaşamak istiyoruz da ne demek oluyor?“ dedim.

– “Ben de pek anlayamadım! Eşitlik dedikleri birbirlerine benzemekse vay hallerine! Yok, özgür olmayanların da özgürleşmesiyse bak işte bu anlamlı olabilir. İnsanca yaşamaya gelince; biz nasıl temiz, berrak, özgür ve kimseye muhtaç olmadan yaşamak istiyorsak, sanırım insanlar da buna benzer şeyler istiyorlar.” dedi.

Biz konuşurken büyük bir adam insan ile yanındaki küçük adam insan camdan arabaya yanaştılar. Camdan arabadan simit dedikleri susamlı ekmeklerden alıyorlardı ki, küçük adam insan sihirli kelimeyi söyleyiverdi:

– “Çok susadım baba.”

Büyük adam insan, içinde bulunduğum pet şişeyi alarak yanındaki küçük adam insana verdi. Küçük adam insan sımsıkı kapalı olan şişenin kapağını açar açmaz içeriden fırladım. Küçük adam insanın üzerine düştüm. Yaşasın artık özgürüm diye bağıdım. Temiz havayı içime çektim. Güneş iyice ısıtınca hafifledim, hafifledim. Göğe doğru yükselirken bağırıyordum:

– “Yaşasın Özgürlük”

Yazan: Erdal KUZUCAN

Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde verilen bu fotoğraftan yola çıktı...
Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde verilen bu fotoğraftan yola çıktı…
Reklamlar