Dört yaşlarındaydım. Babamın görevi nedeniyle İskenderun, Dörtyol’da yaşıyorduk. Daha sonra annemin anlattıklarına göre o yıl, Bahar Bayramında sekiz dokuz ailenin katılacağı Adana Baraj gölü kenarında ağaçlıklı, yemyeşil, şirin bir yerde piknik düzenlenmiş.

Geleneksel piknik hazırlıkları yanında bir özelliği daha varmış. Pikniğe katılan tüm kadınlar, kendileri ve çocukları için aynı kumaştan elbise giymeye karar vermişler. Bunun için,  biri annem olmak üzere üç kadın dikecekleri elbise kumaşını seçmek üzere görev almışlar.

Havanın sıcaklığı ve nemiyle karışan kumaş kokulu, hafif loş, küçük dükkâna sevinç içinde gitmişler. Raflara özenle yerleştirilmiş kumaşlar dikkatle incelenmiş, kimi zaman tezgâhın üzerine açılan bazı kumaşların bir ucunu üzerlerine tutmuşlar. Sonunda, beyaz üzerine rengârenk küçük çiçeklerle dolu bir basma kumaş seçmişler, tıpkı baharı anımsatan.  Sonra yardımlaşarak büyük bir eğlenceyle ve heyecanla elbiselerini dikmişler.

Hazırlıklar ucu ucuna tamamlanmış ve oldukça sıcak bir günde ağaçlar altında, yeşillikli serince bir yere gidilmiş, yenilmiş, içilmiş, çoluk çocuk hep birlikte oyunlar oynanmış. Gün boyu eğlenceyle geçirilen bu güzel zaman ve kutlanan Bahar Bayramı pikniği katılan bütün ailelerin mutluluğu görülmeye değermiş.  Dönüş yolunda barajın santral tesislerine uğramak isteyince durdurulan otobüsten hep birlikte inilmiş.

İşte hatırlayabildiğim ilk anımı burada yaşadım.

Başımdaki, hasır şapkamla babamın elinden tutarak yürüyordum. Şapkamın kurdelesi, belden büzgülü, cepli piknik elbisemin kumaşıyla aynıydı.

Aniden esen kuvvetli bir rüzgâr, hasır şapkamı başımdan uçuruverince babamın elini bırakıp, şapkamı yakalamak için koşmaya başladım. Şapkam, tıpkı bir tekerlek gibi yuvarlanarak hızla benden uzaklaşıyordu. Şapkamı yakalamak için var gücümle koşuyordum. Tam yakalayacağım derken birden hareketlenip uzağa gidiyordu.

Bu arada kuvvetli bir uğultu gibi, sürekli adımın söylendiğini duyuyordum ama bütün dikkatim, rüzgârla bir sağa bir sola savrulan şapkamla oynadığım kovalamaca oyunundaydı.

Sonunda şapkamı yakaladım. Başarmış olmanın sevinciyle arkamı döndüğümde, Babamın çok sert bir şekilde, “ Ülkü, sakın kıpırdama, olduğun yerde dur !” diyen sesiyle kalakaldım.

Babam, çömelerek bana doğru gelirken, “ sakın kıpırdama ben geliyorum” diyordu sürekli.

Yanıma geldiğinde, gözyaşlarıyla bana sımsıkı sarıldığında büyük bir şaşkınlık içindeydim. Oysa biraz önce bana çok sert bağırmıştı ve çok üzülmüştüm. Birlikte, o yine çömelerek çok büyük bir dikkatle ve hiç konuşmadan oradan çıktık.

Annemin gözyaşları içinde koşarak bana sarılmasını, daha sonra herkesin hem onu hem beni sevinçle kucaklamalarını hiç unutamam.

Kutlanan o Bahar Bayramı,  ailem ve çevremizde o kadar çok konuşuldu ki, sanırım bu yüzden, hafızamdan hiç silinmeden hala capcanlı yerini koruyor.

Elbette, rüzgârın başlattığı şapkamla olan kovalamacayı, binlerce voltluk yüksek gerilim hatlarının geçtiği dağıtım alanında oynamış olmam gibi.

Yazan: Ülkü ÖZER

Reklamlar