Zeynep, evlerinin önündeki sundurmanın altında oturuyordu, düşünceli bir hali vardı. Hava sıcaktı, sinekler inatla saldırıyordu her yandan. Ancak, biraz sonra akşam olacağını bilmek hoş bir duygu veriyordu insana. Yağmur bulutlarının yükseldiği doğudan ara sıra ıslak bir yel esmekteydi. Birdenbire kiracının oğlunun telaşla ona doğru koştuğunu gördü. Ali, bir an önce oyununa geri dönme telaşıyla koşuyor, bir yandan da neredeyse düşmesine neden olabilecek şekilde, sekmeye çalışıyordu. Zeynep, “Yine geliyor işte, yine halletmem gereken bir sorun. Bu sefer ne oldu acaba” diye düşünürken, Ali’nin bu acemice sekme çabasını ısrarla sürdürmesi karşısında gizlice gülümsemesine engel olamadı.

Babasının başlarını sokacak bir ev sahibi olmak için annesiyle birlikte yıllarca çalışıp didinip zar zor yaptırabildikleri mütevazı ev, şimdi Zeynep için gelir kaynağı olmasının yanında sıkıntı kaynağı da olmuştu. Eline geçen üçbeş kuruş, şu işsiz geçen günlerini atlatmasına çokça katkı sağlamıştı sağlamasına da, on senedir canından bezdirmişti onu kiracıyla uğraşmak. “Pencerelerinden içeri sinek girse bana koşuyorlar” diye düşündü sağında solunda uçuşan sineklere bakarak. Evle ilgili her sorunla uğraşmak zorunda kalmıştı babası öldükten sonra. Evin boyası, döküntüsü; bozulan musluğu, kırılan fayansı hiç bitmiyordu. Bütün akarı kokarıyla ilgilenmek, usta ayarlamak, tamir ettirmek onun işiydi. Ev yapılalı seneler geçmişti, haliyle bakıma ihtiyacı olacaktı.  Babasının elinden her iş gelir, her türlü tamiratı kendisi hallederdi, yapamayacağı bir iş olursa da bir usta bulur, hallettirirdi. Ama kiracı kendini sıkıntıya sokmuyor, uğraşmıyor, en kolay çözümü oğlunu Zeynep’e yollayıp ona haber vermekte buluyordu.

Zeynep, Ali’nin koşma hızı ve telaşının derecesinden sorunun büyüklüğünü tahmin  etmeye çalıştı. Bu sefer, herhalde boru patlamış, evi su basmıştır diye düşünürken, Ali “Zeynep Abla!  Zeynep Abla!” diye bağırarak, son bir sıçrayışla yanına gelmişti bile.

Zeynep, arada bir esen serin rüzgârın henüz dağıtamadığı, sundurmanın altında sıkışıp kalmış öğle sıcağının hala hissedilen etkisinden ve yorgunluğundan daha kurtulamamıştı. Günün kızgın sıcağında, şu kadar kapı dolaşmış, şu kadar iş başvurusu yapmış, biraz önce eve dönmüştü. Üç aydır hemen hemen her gün gazetedeki ilan sayfalarını inceliyordu. En uygun olanlarından birkaçına başvuru yapmak için bütün gününü, güneşin kızgın oklarını tepesinde taşıyarak geçirmişti.   “Bari bugünkülerden bir şey çıksa” diye düşündü.

“Biz sizi ararız…” “Biz sizi ararız…” “Biz sizi ararız…” “Biz sizi ararız…”

Kafasının içindeki uğultudan sıyrılıp; bir an önce oyununa dönme kaygısı içindeki Ali’nin yüzüne bakarak, söylediklerini kavramaya çalıştı.

“Annem… akşam… bahçe…. giyin süslen ….. mahalle… kızlar…” kelimelerini seçebildi nefessiz duraksız, birbiri ardına sıraladığı cümleler arasından.

Zeynep, sıkıntılı ve düşünceli durumuna bir an önce dönmek istercesine,

“Tamam!”, dedi zor duyulur bir sesle,” Gelirim akşama.”

Ali geldiği hızla, gerisin geriye koşar adımlarla uzaklaşırken, derin bir iç çekip dalgın dalgın, arkasından bir süre baktı. Başını sağına çevirdiğinde, bahçedeki erik ağacının tepesinde asılıymış duygusunu veren gri bulutlara takıldı gözü. Daldı! Bulutla arasındaki mesafe gittikçe azalıyordu. Gri bulutlar mı sundurmaya kadar inmişti? Kendisi mi yukarıya doğru hareket ediyordu? Tekrar derin bir nefes çekti. Bu sefer ciğerlerinde akşam yağmurunun getireceği serinliğin ilk zerreciklerini hissetti.  İçi bir hoş oldu. Yükünü birazdan şiddetli bir sağanağa çevirecek bulutun ağırlığını, omuzlarında hissetti. Oturduğu kollu sandalyede, dizlerini göğsüne doğru çekip, ellerini bacaklarının önünde kavuşturdu. Çenesini dizlerine dayayıp bir süre öylece durdu. Günlerdir okumaya çalıştığı ama kafasında dönüp duran düşünceler yüzünden her paragrafı tekrar tekrar okumak zorunda kaldığı kitabın, sandalyenin yan tarafından düşmesiyle irkildi, yerinden kalktı. Kitabı yerden alıp kırışan sayfalarını düzeltti, tekrar sandalyenin üzerine bıraktı. Uzun uzun gerindi. Sonra ayaklarını sürüye sürüye sineklik kapısını açıp içeri girdi. Akşamki toplantıyı düşündü.  Hiç gidesi yoktu, kimseyle konuşası yoktu. Televizyonun karşısındaki kanepeye uzanıp, bütün geceyi ağır çekim imiş duygusu veren dizileri, saçma sapan programları izleyerek, öylece geçirmek istiyordu. Normal zamanda tahammül edemeyeceği şeyleri izlerken, kendisini rahatsız eden düşüncelerden biraz olsun uzaklaşıyordu. Bu yöntemin, içe dönük ruh halini tetikleyecek ve belki de daha ağır bir tabloya dönüşecek olması ihtimalini biliyordu, ama bunu es geçti. İçinden başka bir şey yapmak gelmiyordu.

Banyoya geçti. Ellerini sabunladıktan sonra elini havluya uzattığında, akşam loşluğunun olabildiğince yansıttığı aynada yüzünü gördü. Saçları dağılmış, gözaltları kararmış, kendisinin bile görmekten rahatsız olduğu soluk yüze,  aynadaki yansımasına baktı.

Birden döndü, banyonun ışığını yaktı.

Bu kez sorunlarının kendisini alt etmesine izin vermeyecekti. Akşam için hazırlanmalıydı. Üst dolabın kapağını açtı. Makyaj çantasına uzandı. Göz kalemi ve rujunu çantadan çıkardı, yüzünü renklendirmeye başladı.

Yazan: Nakşıser SÜREK

Reklamlar