Soğuk bir Aralık akşamıydı. Akşamın karanlığı çoktan inmişti kasabaya. Sokaklarda sadece başıboş köpeklerin havlamaları, işten eve dönen adamların hızlı ayak sesleri duyuluyordu. Hava, kavrulmuş soğan kokusuyla karışık kömür kokuyordu. Cılız sokak lambaları, yalnız, ıssız bir hava veriyordu sokaklara.

Meryem, yeni yaktığı sobanın yanındaki divana oturmuş, başını cama dayamış,  sokağın yarı aydınlığına bakıyordu. Radyoda çalan türkülere, annesinin akşam yemeği hazırlığının sesleri karışıyordu. Birazdan babası dükkânın kepenklerini indirecek, ağabeyi ile birlikte eve döneceklerdi. Annesi ve babası evlendikten hemen sonra, doğdukları şehre uzak, bu kasabaya taşınmışlardı.  Babası bir ekmek fırını işletiyor, ağabeyi de onunla birlikte çalışıyordu. Babasının sessizliğine inat annesi bolca gülen, çokça konuşan, şarkı söylemeye tutkuyla bağlı bir kadındı. O güzel, buğulu sesiyle türkü söylemeye başlayınca çevredeki bütün sesler diner, annesinin önce usul usul akan bir dereye benzeyen sesi giderek yükselir, odaları sarar, çağlayanlara dönerdi.

Ama son günlerde çok değişmişti annesi. O sürekli neşeli, tencere kapağı çalsa oyuna duran annesi gitmiş, yerine sessiz, hüzünlü gözleriyle sürekli uzaklara bakan bir kadın gelmişti. Meryem düşüncelere dalmıştı ki, annesi seslendi: “Meryem kızım, sofrayı kur, babanla ağabeyin birazdan gelirler”. Babası ara sıra yemekten sonra rakısını açar, sobaya en uzak koltuğa oturur, kara gözlerinde dinmeyen bir kederle bir iki kadeh yuvarlardı. İçtikçe suskunlaşan, kararan adamlardandı. Annesi babasının içkisine hiç laf etmez, hatta bazen bir kadeh de o alır, otururdu karşısına. Babası çok düşünceliyse inceden neşeli bir türküye başlar, evin havasını değiştiriverirdi birden.

Sofrayı kurunca annesi de geldi oturdu yanına. Dayanamadı; “Sende bir hal var anne, çok düşüncelisin son günlerde, bir şey mi oldu” diye sordu Meryem. “Yok bir şeyim kızım” dedi annesi. Ama gözleri yine dalıp gitmişti uzaklara.  O sırada  “Büyük Cevizin Dibi” türküsü çalmaya başlamıştı radyoda. Bir Erzincan halay havasıydı, düğünlerde, kınalarda müziksiz bile söyler, oynarlardı. Annesi türküyü duyunca derin bir “of” çekti, yazmasıyla yaşaran gözlerini sildi usulca.  Şaşırdı Meryem. Annesinin kalkıp halaya durması lazımdı şimdi. “Ne oldu annem, sevmez misin bu halayı” diye sordu Meryem. Annesi gözleri yaşlı,  çöküp kaldığı yerden Meryem’e çevirdi başını. “Ah kızım, bi Karadeniz türküsünde ne der bilir misin: ‘herkesin bir derdi var, durur içerisinde’. Bu neşeli türkü de benim içimde duran derdi kanatır ne zaman dinlesem. Ağlayasım, haykırasım, isyan edesim gelir ama ne çare artık, giden gitti!” İyice meraklanmıştı Meryem; ama sustu, iyice sokuldu annesinin yanına, babasının evde bıraktığı sigara paketinden bir sigara uzattı annesine.  Annesi boğuk bir sesle anlatmaya başladı:

“Ah kızım, nasılsa öğreneceksiniz bir gün, çoktan anlatmam lazımdı aslında. Çok eskilerde kaldı ama hala andıkça kötü olur yüreğim. Yarım kalmışlık çok kötü bir duygudur kızım. Bizim, amcan Necati ile sevdamız öyle bir yerde bitti ki, benim bir yarım da gitti onunla sanki.  Biz Necati’yle birbirimizi ilk kez bir köy düğününde, bu türküyle birlikte halay çekerken gördük. Gençlik işte, göz göze geldiğimizde ben kızardım, eğdim başımı yere, ama o hiç oralı olmadı, arsızca geldi, yanımda halaya durdu. “Büyük cevizin dibi, Ne gezersin el gibi” ne güzel sözleri var değil mi Meryem? Sesi de güzeldi Necati’nin, birlikte söyledik, birlikte oynadık bütün akşam. Bu küçük kasabalar bakma, tutucudur ama düğünler gençlerin birbirini tanıma, görme yeridir. Pek karışmaz kocakarılar, hatta onlar da kapılırlar düğünün neşesine. Teyzemin Necati’yi gösterip bana göz kırptığını görünce o kadar şaşırmıştım ki o gün, anlatamam. O düğünden sonra görüşür, konuşur olduk. Hiç kimselere benzemezdi, yaman gençti be Meryem’ciğim. Ama yüreği daha bir tatlıydı. Karıncayı incitmez, yetişebildiği herkesin derdine koşardı. Sanat Okulunda okumuştu, usta bir motorcuydu.  Azıcık hüner isteyen her iş ona gelirdi, ‘Elinde sihir var!’ derlerdi.“

Annesi önündeki bardağa uzanıp gözleriyle rakı şişesini işaret etti. Bardağını yarısına kadar doldururken gözleri ıslanmıştı. Bir yudum aldıktan sonra devam etti:

“Beni istediğini anasına çıtlattığında “Ağabeyin daha bekâr, olmaz!” demiş anası ilkin. Ama sonra kıyamamışlar, geldiler, istediler beni. Babam, anam zil takıp oynayacaktı, öyle temiz, öyle düzgün bir gençti Necati; anla işte Meryem’ciğim. Nişanlandık. Nişanı yaz günü Belediye bahçesinde yaptık. Üç kez çaldırdı bu türküyü Necati, “Büyük Cevizin Dibi”.  Sanki bizim sevdamızın halaya durmuş haliydi bu türkü, neşeli, canlı, hareketli, kıpır kıpır.  Nişandan sonra artık gezip tozuyorduk da.  Ah Meryem’im ah…”

Eliyle sol yanağından süzülen yaşları sildi. Dudaklarının titremesine aldırmadan sürdürdü konuşmasını:

“ Necati, köylerden birine motor tamirine gittiği bir gün yolda geçirdiği bir trafik kazası aldı onu benden. Aklımı yitirdim, karalar bağladım günlerce.  Ama ne yaparsın, hayat devam ediyor. ”Necati’nin yadigârıdır, ağabeyi evlensin” deyince ana babası, bana sadece kabul etmek kaldı,  umurumda da değildi artık. “Ha ölmüşüm, ha ölü gibi yaşamışım!” dedim. Sadece bir şart koştum, gidelim buralardan dedim babana, uzaklaşmak istedim. Kabul etti O da, evlendik. Bu uzak kasabaya taşındık.  İlk başlarda benimseyemedim babanı, bir yıl evden dışarı adımımı atmadım.  O bir sene boyunca, baban bir bebek gibi baktı bana, bir çocuk eğler gibi yaşama döndürmeye çalıştı beni. ‘Unut demiyorum; benim kardeşim, canım Necati. Ama giden gitti artık elden ne gelir, bari ikimize yazık olmasın’ derdi bana.

Ağabeyin doğduktan sonra kendime geldim. Sonra sen geldin. Babanla öylece alıştık birbirimize, sevdik birbirimizi. Babanın sayesinde tutundum yaşama ben. Sizler doğunca uzun süren yasıma inat bu sefer neşeye, gülmeye verdim kendimi. Dağ gibi Necati’m bile gitti ya, neye yanılır başka hayatta dedim. Babanın, sizlerin hayatını neşemle, sevincimle güzelleştirmek istedim; canımı yitirmiştim ya, can vermek istedim sevdiklerime.

İşte bu güzel halay havası; benim solan, yiten gençliğimin, sevincimin hatırasını getirir bana. Yarın tam 20 yıl olacak öleli, ama daha dün gibi.  

Ceviz meyvasın güzel

Güz gelir döker gazel

Beni sevmez demişler

Seni severim ezel!

 

Yazan: Yasemin ÖZTÜRK

Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde Müzikten Öykü kapsamında verilen Halay: Büyük Cevizin Dibi üzerine yazıldı.

Reklamlar