ALLEGRO

Kar taneleri arabanın çevresinde sarmallar çizerek dönüyor… Araba, bodur çamlar arasından yukarıya kıvrılan dağ yolunda, kar taneleriyle dans ederek tırmanıyor… Onların çılgın dönüşü, içimdeki donuk huzurla karışıp beyaz bir senfoni yaratıyor sanki. O’nunla on yıl sonra ilk kez karşılaşacakken nasıl bu kadar huzurlu olabiliyorum? Hiçbir şeyin değişmediğini bildiğim için mi?

“Yetkin! Çukura dikkat!” Deminden beri yan koltukta uyukladığını sandığım Ahmet, direksiyonda daldığımı anlamış olacak.

“O çukur değil, yolumuza konmuş bir ayı tuzağı sevgili dostum.”

“Ha-ha… Arkadaşların senin pek değişmediğini düşünüyorlar o zaman. Baksana, galiba bu külüstür jipi kiralamakla hata ettik. Bu Kartepe yolları bizim Bern yollarına benzemez. Şu Şef de neden senin şerefine herkesi dağ başındaki evinde topluyor ki? Zaten İstanbul’da hepsi hepsi bir hafta kalıyorsun. İhtiyarın dağ evi fantezisi de hiç bitmedi.”

“Şef stil adamıdır. Bütün penguenler gelmiş mi?”

“Orkestradaki eski grubumuzun çoğu gelmiş. Şef emekli olmadan önceki kış tatillerinde ne eğlenirdik hatırlar mısın? Yenilerden de seninle tanışmak için gelenler varmış…” Ahmet bunu söylerken beni yan gözle endişeli endişeli süzüyor. “Beste’nin kocasını biliyorsun zaten… Gelecek hafta Altın Plak Ödülü alacakmış… Kim almadı ki?”

Arkadaşım ona hiç anlatmasam da biliyor. On yıl önce Türkiye’den giderken Beste’yi yanıma çağırmayışımın nasıl da aptalca bir nedeni olduğunu bir o biliyor…

Kar taneleri arabanın çevresinde dönüyor, geçmişe açılan beyaz bir zaman tünelinde kıvrılarak ilerliyoruz… Sonra tünel bizi, köy evlerinin epey yukarısında, tek katlı beş küçük ahşap evden oluşan küçük bir siteye, sitenin batı ucundaki ilk evin önüne getiriyor. Aslında eski bir perküsyoncu olan Celal Bey’in, nam-ı diğer “Şef”in, üçgen çatısı ince bir karla kaplı meşhur dağ evinin önüne.

İçeriden bir grup insan bağrış çığırış bizi selamlamaya çıkıyor. Ve işte tam ortalarında… Orada sakin bir neşeyle gülümsüyor. Sanki daha dün ayrılmışız gibi. Kalbimdeki saati on yıl önce durduran kadın. Beste…

INTERMEZZO

Ve kalbimin tiktakları tekrar başlıyor. Eve giren merdivenleri çıktığımda tiktaklar gümbürtüye dönüşüyor. Sonra kendimi hemen toparlıyorum. Beni herkes gibi sıkıca kucaklıyor. Ama belki biraz daha kısa, bazı eski dostlarım gibi hafifçe iki yana sallamadan. Gözlerinde sitemin en ufak gölgesi yok, sadece safi bir sevincin içinde kıpraşan ince bir sırdaşlık pırıltısı. O bakışlar… her şeyi olduğu gibi görüp kabul eden, bal rengi havuzunda yıkayıp temizleyen, saflaştıran, ne kadar zaman geçerse geçsin geri döneceğimi bilerek ayrıldığım bakışlar… ne kadar zaman geçerse geçsin… ne kadar kirlenirsem kirleneyim…

Sonra Beste’nin yanında gülümseyen adamı farkediyorum. Beste elini adamın sırtına koyarak, “Yetkin, eşim Can,” diye tanıştırıyor. Bu adamın resmini bir kere görmüştüm ama bana bu kadar benzediğini farketmemişim. En az benim kadar iri, ama çok daha fit. Kendime duyduğum öfkenin ruhuma kazıdığı sinizm sırtımı hafifçe kamburlaştırmamış olsa, onun eklemleri içinde güvenle salınan dik bedeniyle aynı boydayız. Benim eski saçlarıma benzeyen yarı kısa saçlarında neredeyse hiç kırlık yok. Beste beni hatırlattığı için seçmiştir onu herhalde. Adamın bakışlarındaki hayranlıkla karışık özgüven bende ilk defa yenilgiye benzer bir his yaşatıyor. Beste’nin evlendiğini duyduğumda bile hissetmediğim bir yenilgi. Bir darbe ve başdönmesi. Yanlış sebeplerden gelen bir hayranlık ve yanlış sebeplerden gelen bir özgüven seninki

Hasret dolu kucaklaşmalar, tanışmalar, görüşmeyeli yapılanlarla ilgili sohbetler sonrası, kar yağışı ara verince dışarıya çıkıyoruz. Hep beraber ateşin ve Şef’in her daim çok meraklı olduğu mangalın çevresinde yiyip içiyoruz. Beste yanımda. Sanki hep yanımdaymış gibi. Can da biraz ileride. Yanlarında getirdikleri köpeğini seviyor. Ben de hep aynı böyle sütlü kahve rengi bir labradorum olsun istemiştim, ama hiç fırsat olmadı. Beste bunu biliyor muydu?

“E, Yetkin,” diye sesleniyor Şef karşıdan. “Biz seni ara ara oralarda ziyaret ettik. Ama sen tam vatan haini çıktın. İnsan on sene nasıl gelmez yahu?”

Acımın ritmini bozmamak için.

“Bilirsin Şef, buralarda karın kalkmasını bekledim, ama nafile,” diyorum.

Şef göbeğini şöyle bir hoplatarak gülüyor. “Neyse ki iyi bir şeyle döndün. Arısoy, senin Sıfır Noktası Konçertosu için ‘milenyumun ilk başyapıtı’ demiş.” Grup içinde övgü dolu sözler uçuşmaya başlıyor.

Sıfır Noktası benim kanım.

“Çağımız sanatının dejenereliği konusunda doğru bir tespitte bulunmuş.”

“Sarkazm, sarkazm…” diyor Beste koluma girip biraz kenara çekerek. “Can büyük hayranın.”

“Demek ki sen değilsin. Sıfır Noktası senin için fazla dramatik, bunu biliyorum.”

“Eh, ruhunu şeytana satan herkes büyük bir ödül alacak diye bir şey yok. Ama yanılıyorsun. Ben de bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Sadece… benim için öyle doğal ki, sanki herkesten çok önceleri dinlemişim de ezbere biliyormuşum gibi…”

Can yanımıza geliyor ve üçlü bir sohbet başlıyor. Alıştığım gibi merkezde değil, bir eşkenar üçgenin parçası gibiyim şimdi. Sanki hep üçümüz olmuşuz. Sanki Can da Beste gibi bir parçammış gibi. Kıskançlığımın acısını, Can’a duyduğum sempati hafifletmiyor, hayır, onu bir baharat gibi çeşnilendiriyor sadece. Gün içinde yaptığımız konuşmalarda gittikçe artan göstergeler var. Beste Can’dan bir ben yaratmaya çalışmış gibi. Pek çok zevki, konuşma biçimi, yaptığı alıntılar… Benim bıraktığım her şey, Beste’nin zihnindeki gibi Can’da ilerletilmiş. Sadece eski özelliklerim değil, zaman içinde edinmeyi istediğim türlü şeyler de onda vücut bulmuş. Amatör kısa filmler çekiyor mesela. 7-dan düzeyinde bir go oyuncusu. Otuzlu yılların caz müzisyenlerini seviyor. Benim çoktan ilgilenmeyi bıraktığım bu konulara onu Beste yönlendirmiş olmalı. Biraz da hastalıklı geliyor bana bu. Beste’yi terkederken, “Hayatta sevdiğimiz ve istediğimiz her şeyin bir oluşu, bizi yeniden bir araya getirecek,” demiştim. Beni beklemek yerine taklidimi mi yaratmış?

Bir ara tuvaletten çıkarken Ahmet’i yalnız yakalıyorum. “Görüyorsun değil mi?” diye soruyorum. “Adam bana ne kadar benziyor.”

Ahmet ilk anda biraz şaşırmış gibi bakıyor bana. Bir saniye sonra kimden bahsettiğimi anlamış olacak ki, gülümseyerek “evet” anlamında başını sallıyor. Ardından omzuma elini atıp beni başka bir tarafa sürüklerken “Adamda kusur bulmaya çalışma,” diyor. “Onu bırak da, bak Aysel sana ne anlatacak…”

Saatler ilerledikçe, gittikçe artan bir ilgiyle Can’ı gözlemliyorum. Sarkastik biri değil, esprileri benimkiler gibi insanların midesinde şişip dudaklarında kısa bir tıslamayla patlamıyor; ama düpedüz güldürüyor, gülümsetiyor. Hayatta hiçbir şeyden korkmayan, kendine hep istediğini vermiş birinin doğallığına sahip. Cezalarla hastalandırdığım benliğimdeki savaşı saklamak için oluşturduğum o alaycı dahi kuklası, bu doğallık yanında nasıl da basit, banal bir vodvil karakteri haline geliyor. Onun duru bakışları karşısında bir tilki gibi görüyorum kendimi. Bir tilki gibi kurnaz ve ahlaksız… Onun Beste’yle geçmişimizi bildiğini biliyorum. Buna rağmen beni seviyor. Beni Beste’nin bir parçası olarak seviyor. Beste’yi seviyor!

Akşam. İki odalı evin geniş salonunda ışıklar yanıyor. Misafirlerin bir kısmı otele dönmüş. Benim konser dışında çalmama prensibimi bilen Şef, piyano çalması için Can’a yüklenecek oluyor. Ama daha birkaç sataşmada Can hemen piyanonun başına geçiveriyor. “Israra gerek yok,” diyor, “Piyano çalmayı severim.” Neşeyle sırıtarak ellerini geriyor. Bu hareketi bırakmak için ne kadar uğraşmıştım. 40’lı yılların kuduruk bir caz kulübündeki Duke Ellington rahatlığıyla In the Mood’u çalıyor. Ben de keyiflenince dalga geçmek için çalardım böyle şeyleri. Kimileri dans ederek eşlik ediyor ona. Benim arkadaşlarımla, tıpkı eski günlerimizde olduğu gibi rahat ve samimi. Sonra biri “Sıfır Noktası’ndan çal!” diyor.

Can bana bakıyor, “Yetkin buradayken bana düşmez,” diyor.

“Çok isterim!” diyorum.

Burada bana ait olan tek şeyi çal…

Can tereddüt edince Şef yine araya girip öyle şeyler söylüyor ki, ihtiyar despota hayır demek mümkün olmuyor.

Can başlıyor. Sırtı ne katı, ne de eğik. Sanki piyanonun parçasıymışcasına doğal bir duruşu var. Benim notalarım, parmaklarının ucunda tüm ruhlarını vererek akıyor. Kendimi verandaya atıyorum. Dışarıda kar yağıyor. Ona bakıyorum. Sıfır Noktası’nda benim bir aksim gibi. Hiçbir dramaya, hiçbir gösterişe kaçmadan, ama yine de yoğun, sanki bir doğa olayıymış gibi, sanki düşen karların sesiymiş gibi çalıyor parçayı. Bu adam benim eserimi benim hiçbir zaman yakalayamadığım bir yerinden yakalıyor sanki. Başım dönüyor.

Beste yanıma geliyor. Soğukta soluğunun buharını görüyorum. Bir zamanlar benim olan soluğunun. Sırtını verandanın trabzanına dayayıp piyanoyu çalan adama bakarak müziği dinliyor.

“Beste… Kendimi küçümsediğim kadar küçümsüyor musun beni? Senden dünyanın en ahlaksızca nedeni için ayrıldım: Bir canlıya bilerek acı çektirmek… Saf kötülük bu değil mi? Gerçek bir sanatçı olmam için, gerçek bir eser vermem için, gerçek bir aşk yaşamam için acı çekmem gerektiğini sandım. Bütün kitaplar, sanat namına bildiğimiz her şey bunu öğretmemiş miydi bize? Gerçek gerçek… hep buradaymış… Bu acıda büyüyüp sana geri dönecektim, ama içinde pişmek istediğim ateş bir canavara döndürdü beni.”

Beste içini çekip benim olduğum tarafa bakıyor. Ama beni görmüyor gibi.

Beynim uğuldamaya başlıyor. Nefesim kesilerek karşıda piyanoyu çalan adama bakıyorum. Ve işte o an neyin gerçek olduğunu anlıyorum. O adam, her şeyiyle, her hareketiyle, bedeninin ve ruhunun her ayrıntısıyla bana benzeyen o adam aslında benim! Hep bendim. Hep buradaydım. Hep Beste’yleydim. Peki bu bilinç, bu konuşan ve ona bakan bilinç ne? Ellerime bakıyorum ve görmüyorum kendimi. Bacaklarım, kulaklarım, dişlerim, dönüşüm için sanki hiç kullanmadan sakladığım ve yılların kapalı bir ev gibi eskittiği bedenim artık yok.

Beste’nin arkasında kar taneleri danseder gibi dönüyor. Notalar hem yakında hem en uzaklarda, çamların, tepelerin üzerinden incelerek uzaklaşıyor. İçeride piyano çalan kendime bakan bilincim, karların arasında uzaklaşan melodiler halinde inceliyor… inceliyor… Piyano sesi çok ilerilerde yiterek karın sessizliğine dönüşüyor…

FINALE

Parçayı bitirdiğimde Beste yanıma gelip yanağıma kocaman bir öpücük konduruyor.

Pencerenin önünde piposunu tüttüren Şef, “Biraz daha çalışırsan olacak oğlum,” diye takılıyor.

Karımı kolundan yakalayıp verandaya götürüyorum. Uçuşan karlar dört tarafımızı usul usul, yarı saydam bir perde gibi sararken ona sımsıkı sarılıyorum. İleride, yoldan aşağı inen küçük bir jipin farları dönemeçlerde bir görünüp bir kayboluyor. Kar taneleri onu yolcu eder gibi aceleyle döne döne peşinden gidiyor.

Yazan: Tuba ÖNGÜN

Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde Müzikten Öykü kapsamında verilen Rahmaninov’un 3 No’lu Piyano Konçertosu üzerine yazıldı.

Reklamlar