O sabah her zamanki gibi oğlumu okula bıraktım. Günlerden Perşembe. Öğlen tekrar okula dönmem gerekiyor, ancak o zamana kadar epeyce vaktim var. Önce, şu annemin adını bir türlü söylemediği bankaya gidip, son gelen ekstreye itiraz etmek istiyorum. Haberim olmayan bir harcama var. Telefonla sordum, sigorta ödemesi dediler. Kendi kafalarına göre, onay almadan herkes için yapıyorlarmış, istemiyorsanız itiraz etmeniz gerekiyormuş. Bankaya doğru ilerlerken, bir yandan da çantamda ekstreyi bulmaya çalışıyorum. Bankanın önüne geldiğimde durup karıştırıyorum, içine bakıyorum. Yok! Sinirleniyorum kendi kendime, günlerce yanımda taşıdım durdum, lazım olacağı zaman çantadan çıkarmışım. Alışveriş Merkezine mi gitsem acaba diye düşünüyorum, Öğretmenler Günü için hediye almak istiyordum. Henüz açılmamış, biraz oyalanayım diye okula doğru geri yürüyorum.

Okulun önünde Kaan’ın annesi Müzeher ve Dilara’nın annesi Füsun’la karşılaşıyorum.

— Sosyete pazarına gidelim! Öğretmenimiz Hatice Hanım’a da hediye bakarız birlikte.

— Tamam! diyorum. Her perşembe bu pazara gitmeye pek alıştım, okulda beklemek yerine oraya gidip, o ucuz, bu ucuz diye hiç aklımda olmayan şeyleri alıp geliyorum. Hatta sabah eşim takıldı bana;

— Ya gitme şu pazara artık! Abuk sabuk şeylerle doldurdun evi!

Taksiye atlayıp pazara ulaşıyoruz. Henüz ilk tezgâha bakarken bir patlama sesi duyuyoruz, birbirimize bakıyoruz. Sonra başlar gökyüzüne çevriliyor. Bir dumanın yükseldiğini görüyoruz. Nerde olduğunu anlamaya çalışıyoruz.  Akmerkez’in arka taraflarında bir yerlerde. Yapı Kredi Plaza’ların orası gibi. Eşimin önünde Reuters olduğu geliyor aklıma, şimdi geçmiştir haber, diye telefona sarılıyorum, telefon bir kez çaldıktan sonra meşgule alınıyor. Artık orada mı öğrendik yerini, yolda mı öğrendik hatırlamıyorum. Apar topar bir taksiye atlayıp dönüyoruz. Yolda hepimiz telaş içindeyiz. Okul Metrocity’nin çok yakınında. Sonra patlamanın HSBC’de olduğunu öğreniyoruz. Okula daha da yakın. O sırada ikinci patlama da oluyor biz yolda iken. HSBC’nin hemen arkasındaki benzinlik geliyor aklıma. İkinci patlama olduysa üçüncü de olabilir. Sanki patladı patlayacak. Akmerkez’e yaklaştığımızda trafik iyice sıkışıyor. Koç Köprüsü’nün üstünde artık iyice durma noktasında. Dayanamıyorum.

— Ben koşarak gideceğim! deyip iniyorum taksiden.

Köprüden, Nisbetiye caddesine nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Durmadan koşuyorum. Her yeri gri küller kaplamış.  Filmlerdeki savaş sonrası sahneler gibi. Her yer gri. Dükkânların camları kırılmış. Oğlumun cam kenarında oturduğu geliyor aklıma. Dualar ediyorum.

— Ne olur bir şey olmasın Tanrım!

Sınıfının, okulun bankaya bakan tarafında olmadığını düşünüp rahatlamaya çalışıyorum. Karşıdan gelen insanlar var. Yüzlerinde bir garip ifade! Korku ya da üzüntü,  yoksa dehşet mi? Bir garip sessizlik var etrafta. Ben bu arada değil koşmak, yürüyemediğimi fark ediyorum, adım atamıyorum. Yağmur adam gibi yürüyorum, ayağımı sürükleyerek ancak, diğer ayağımın ucuna kadar getirebiliyorum. Taksiden indiğime pişman oluyorum. Arkama bakıyorum, tekrar binsem mi, gelen var mı diye. Araç falan yok, sanırım yolu trafiğe kapatmışlar. Karşıdan gelenlerden birisi soruyor:

— Bankada yakınınız mı vardı?

Hayır! diyorum. Soruyla kendi yüz ifademi hissediyorum. Her yerimin kasıldığını fark ediyorum. Bu şekilde, okula kadar geliyorum. Okulun kapısında görevli

— Bahçedeler, diyor.

Camlara doğru bakıyorum, hiçbirisi kırık değil,  biraz sakinleşiyorum, koşarak bahçeye iniyorum, oğluma sarılıyorum,

— Çok şükür Tanrım!

Kaan’la Dilara’ya annelerinin gelmekte olduklarını söylüyorum. Hemen oradan uzaklaşmak istiyorum. Diğer çocukları da alıp götürmek istiyorum ama ailelerinin gelip bulamadıklarını düşünüp… O duyguyu hissediyorum.  Dilan’ın annesi karşıda çalışıyor, gelemez diye O’nu arıyorum, “Dilan’ı bize götürüyorum” diye haber veriyorum.

Birlikte alt kapıdan çıkıyoruz okuldan. Bu arada okulun bizim sınıfın da bulunduğu arka cephesinin camlarının kırık olduğunu hayretle görüyorum. Banka ile okul arasında bir dizi bina var, hava akımı direk gelemediğinden, okulun bankaya bakan cephesinde hiç kırık yok, ama boşlukta ilerleyen hava akımı ilerdeki daha yüksek binalara çarpıp geri dönmüş ve okulun arka cephesindeki camları kırmış. Neyse ki kimseye bir şey olmamış. “Perdeler korudu herhalde çocukları” diye düşünüyorum.

Oğlum ile arkadaşı anlatıyor:

— Deprem oldu zannettik. Bizim sınıfın kapısı kitlendi, çok zor açıldı, çok korktuk!

Alt yol araba dolu. İnsanlar şaşkın. Boş taksi bulmak mümkün değil. Genç bir hanım duruyor bizi öyle görünce;

— Gelin! Ben sizi götüreyim, araba bulamazsınız!

Hemen biniyoruz. Ne konuştuk, nerede indik, eve kadar mı geldik? Hiç hatırlamıyorum. Evdeyiz artık.

Eşim ertesi gün kalktığında yürüyemiyordu, kasları tutulmuştu.                                                      …

Dün bankacılarla, HSBC çalışanlarıyla toplantıdayken, benim aramamı meşgule aldıktan hemen sonra, önündeki Reuters’den geçen yazıyı görüyor. ‘Metro City’de patlama!’ İlk öyle duyurulmuş patlama. Tabi aklına hemen ben geliyorum.  Telefona sarılıyor, beni arıyor; ama ne mümkün, telefonlara ulaşılamıyor artık. Çok pişman oluyor telefonu açmadığına. “Kesin! diyor, bu oradaydı”. Çünkü benim günümün oralarda geçtiğini biliyor. “Kim bilir ne halde? Belki de yardım istemek için aramıştı!” diye düşünüyor, toplantıyı yardımcısına devrederek karşıdan, Göztepe’den yola çıkıyor. Biraz sonra, patlamanın Metro City de değil de, bankada olduğu öğrenilince herkes panik içinde terk ediyor toplantıyı. Yol boyunca dua ederek geliyor eşim.  Sabahki konuşma geliyor aklına, “Ne diye gitme dedim pazara?” diye üzülüyor. “Beni dinlememiştir, inşallah gitmiştir!” diye dualar ediyor. Köprüyü geçip, Levent’e döndüğünde, yolun trafiğe kapatıldığını görüyor. Arabayı oracıkta park edip, koşmaya başlıyor . Yüzün üzerinde kilosuyla, değil koşmak, yürümeye bile hali yok. Bir-iki bina ötedeki markete bile arabayla giden birisi ve koşuyor! Zincirlikuyu’ya geldiğinde binaların camlarını, caddenin halini görünce, o zamana kadar beni düşünürken, çocuğu düşünmeye başlıyor bu defa. Çünkü buraya gelene kadar, olayın etkilerini düşünemiyor, okul uzak diye düşünüyor. Ama şimdi, taa buralar bu halde ise okul kimbilir ne haldedir? Bu arada heryerden siren sesleri geliyor, ambulanslar geçiyor sürekli. Önce okula uğruyor. Kapıdaki görevli,

— Onlar gittiler!

Bir an anlamıyor ne olduğunu,

— Yani nasıl?

— Annesiyle gittiler eve, deyince anlıyor ve rahatlıyor.

Birkaç ay Levent Çarşı’ya giremedim. Aylar sonra, bankanın tam karşısındaki restorana gittiğimde her şey yenilenmişti, sanki duvarlardaki kanı örtmek için boyamışlar gibi geldi bana. Orada hiçbir şey olmamış gibiydi, midemin bulandığını hissettim.
Yazan: Emine KAYGAN                                       

Reklamlar