Zeynep evlerinin önündeki sundurmanın altında oturuyordu, düşünceli bir hali vardı. Hava sıcaktı, sinekler inatla saldırıyordu her yandan. Ancak, biraz sonra akşam olacağını bilmek hoş bir duygu veriyordu insana. Yağmur bulutlarının yükseldiği doğudan ara sıra ıslak bir yel esmekteydi. Birdenbire kiracının oğlunun telaşla ona doğru koştuğunu gördü.

Üzerinde yeşil tişörtü vardı Ali’nin. Zeynep’in kalbi küt küt atmaya başlamıştı, nefesi kesilir gibi oldu,  öleceğini sandı bir an. Alnı, avuçları, bütün vücudu terlemeye başladı, ağzı kupkuru oldu, dili şişti, damağına yapıştı. “Tamam” dedi Zeynep ve Ali’ye baktı. İşte aynısıydı, her şey gördüğü gibi olacaktı. Ali ona, koş Zeynep abla geç kalmayalım diyecek. Evet evet, hatırlıyordu, aynen böyle olmuştu. Ali soluk yeşil tişörtüyle gelip, “Geç kalmayalım koş hadi!” demişti. Ali ile yokuştan aşağı yuvarlanırcasına gitmişler, ayakları birbirine dolanıp düşmüş, tekrar kalkmış, koşmuşlardı. O kısa yol bir türlü bitmemişti. Çok yaklaşmıştı. Aşağı, sahile baktığında karıncaların şekere üşüşmeleri gibi insanların koşturduklarını, yerde yatan birini örtünün içine koyduklarını görmüş avazı çıktığı kadar bağırarak; durun, bekleyin demişti ama kimse onu duymamıştı. Beş altı kişi örtünün kenarlarından tutup herhangi bir eşya taşır gibi, kıyıda duran kamyonetin arkasına koyup uzaklaşmışlardı. Zeynep son bir kuvvetle kümelenmiş kadınların yanına vardığında, kumların üstünde Haşmet’e doğum gününde aldığı mavi tişörtü gördü, yerden aldı, yüzüne bastırarak kokladı, kıyıda yalpalayan sandalı gördü. Tanımadığı kadınlar ona doğru gelip omzunu, sırtını sıvazlıyorlardı. Zeynep onlara korkuyla; “Haşmet?” diyor, onlar başlarını eğerek uzaklaşıyorlar ve aralarında fısıldaşıyorlardı. En son gelen kadın elinde bastonu, bembeyaz başörtüsü ile çoksevdiği babaannesiydi. Zeynep son bir umutla ona bakıp, “Haşmet?“ dedi. Babaannesi gelip elini tuttu, “Kaderin bana çekmiş yavrum” dedi. Zeynep bağıra bağıra ağlamaya başladı, gözyaşları yağmur olmuştu ki, Haşmet’in sesini duydu, omuzlarından tutularak sarsıldığını hissetti.

Haşmet; “Kâbus gördün uyan Zeynep uyan” diyerek onu öptü, uyandırdı. Zeynep rüya görmüş olmanın huzuruyla Haşmet’e sarıldı, ‘akşam fazla yemişim diyerek’ babaannesini düşündü; babasına hamileyken dedesi, soğuk bir kış gecesi tekneden düşüp azgın dalgaların içinde kaybolmuş, cesedi üç gün sonra köye getirilmişti.“Ah babaanneciğim” diye düşünerek, Haşmet’e baktı. İki işte birden çalışıyordu. Balığa çıkıyor, tuttuğu balıkları lokantaya satıyor sonra marketteki işine gidiyordu. “Bebeğin doğumuna iki ay kaldı ve her şey güzel olacak” düşüncesiyle tekrar uykuya daldı.

Sinekler bacaklarını ısırırken kanatmışlardı. “Bu sineklerin dişlerimi var?” diye düşünürken Ali’nin yüzündeki o korkmuş ifade, üzerindeki soluk yeşil tişörtle gelip rüyasındaki gibi, “Koş Zeynep abla koş!” cümlesinden sonrakileri duymamış, kulaklarında uğultular arttıkça artmış, sabit gözlerle Ali’ye bakmış,“Haşmet?” demek istemiş ama diyememişti. Ali yanına gelip elinden tutarak “Annem ayağını kesti”. “Tentürdiyot sargı bezi alıp gelsin!” dedi.  “Zeynep abla acele et!”

Zeynep Alinin dediklerini anlamaya başlayınca“Annen! Ayağı!” diyerek gülümsemeye başladı. Sevinçle içeri girdi; tentürdiyodu, sargı bezini alıp dışarı çıktı, sevgiyle Ali’ye gülümseyerek elinden tuttu,“Hadi gidelim!” diyerek aşağıdaki müştemilata doğru yürüdü. Gülümsedi! Çiseleyen yağmur taneleri havadaki kasveti yıkamaya başlamıştı.
Yazan: Zuhal ARGÜN

Reklamlar