Her zamanki günlerden farklı bir gün değildi benim için. Sabah erkenden kalkıp yola koyulmuştum. Pazara uğrayıp sebzelerimi almış ve minicik lokantama gelmiştim. Cumartesi günü müşterilerim, dershane öğrencileri olurdu çoğunlukla. Onun için de bir kaç çeşit yemek yeterli olurdu. Ahmet Usta çorbaları yapmıştı bile. Elimdeki torbaları bıraktıktan sonra radyonun düğmesini çevirdim, çok güzel bir piyano sesi yayıldı içeriye. Ellerimi yıkayıp ben de mutfağa geçtim. Piyanonun sesi gittikçe yükseldi, telefon çaldı, birazcık kısıverdim sesini radyonun. Ayla’ydı telefonun ucundaki.

— Günaydın dedi donuk bir sesle.

— Aaa! Günaydın Ayla! Sabah vakti hayırdır. Bana mı geliyorsun yoksa?

Çocukluk arkadaşımdı Ayla. İşyeri bana yakındı, ama Cumartesi günleri çalışmazdı ki o.

— Yok, dedi; bir haber vermek için aradım.

Sessizlik girdi aramıza. Piyanodaki tuşlar, çalanın kuvvetli vuruşları altında inliyordu. O kadar yoğun çalıyordu ki müzik; sanki bir ormanın içinde atlar koşuyor, rüzgârın ve nalların sesi birbirine karışıyordu. Kalbimin atışı hızlandı.

— İsmet! dedi. İsmet öldü! Asmış kendini!

Ne demek asmış kendini? Toparlayamıyorum kafamı. Sonrasında duyduğum cenaze, Alemdağ, ikindi sözlerinin hiç bir manası yok artık. Telefonu kapattım. Kaynayan çorbayı karıştırmaya başladım. Durmadan karıştırıyordum. Bir görüntü geldi gözümün önüne, Kadıköy’deki derneğin merdivenlerindeyiz. O daracık merdivenlerde İsmet, kafasını çarpmamak için eğerek önümden çıkıyor. Kilisenin çanı çalıyor.

— Duydun mu, bak çan çalıyor! Hafta sonu sessizliğinde duyuluyor ancak çanların sesi, dedim.

Geriye doğru döndü, durdu, yüzüme bakarak:

— Yok, valla gözlüklerim yok ya, duymuyorum! dedi. Gülmeye başladım.

— İsmet! dedim, şaka mı bu? Duymaktan bahsediyoruz burada, görmekten değil!

— Ben görmeyince duyamam da, dedi tekrar merdivenleri çıkarken.

Yıllarca aramızda gülme konusu olmuştu bu konuşma.

— Siz anlamazsınız! derdi, şişe camı kalınlığındaki gözlüklerinin ardından bakarken;  İnsanın gözü bu kadar bozuk olunca gözlüğün olmadığı zaman sadece görmeye odaklanırsın, n’abeerrr?

Tencereyi karıştırmaya devam ettim. Giderek daha hızlı karıştırıyordum çorbayı. Piyanonun sesi yükseldikçe ben de hızlanıyordum. Yüzümde acı bir gülümseme gözlerimde biriken yaşlar…  İlk ne zaman tanıştığımızı hatırlamaya çalışıyor zihnim. Okul toplantısıydı galiba.

Yıllar sonra buluştuğumuz restoran, bir film sahnesi gibi gözümün önünde şimdi. Ben kapıdan girdiğimde herkes gelmişti. Kocaman bir masa, etrafında 15-20 kişi. Gözlerim seçerek bakıyor. Hepsini tanıyamıyorum. Erkekler göbeklenmiş, saçları dökmüş. Kadınlar, beyazlayan saçlarını boyayla gençleştirmeye çalışmışlar. Yüzlerde hafif makyaj… Birazdan kahkahalara dönüşmeye hazır bir gülümseme, bütün yüzlere yayılmış. 20 yıl öncesindeki yüzlerini hatırlamaya çalışıyorum. Sen masanın en başında oturmuştun. Yavaşca ayağa kalkıp;

—    Kız sen hiç değişmeyecek misin?” deyip kucakladın beni.

Karşındaki boş sandelyeye oturdum. Hararetli konuşmalar… 20 yılın eksiğini 20 dakikada anlamaya çalışma hallerimiz…  Sohbet, yemek, içki… Evet, kadehler kaldırılıyor işte… Yıllar sonra buluşmanın minik bir ritüeli olarak herkesin kadehleri orta yerde buluşuyor. Rakılar, şaraplar… Senin elinde bir su bardağı… Uzatıyorsun… Camların biribirine değerken çıkardığı sesler gülüşmelerimize karışıyor. Yerlerimize oturduğumuzda göz göze geliyoruz. Benim su bardağına baktığımı görünce;

— Ben su içiyorum, diyorsun. Yıllarca alkol tedavisi gördüm. Zor günlerdi. En zoru da ne biliyor musun? Yalnızsın! Bunu ancak kendi başına çözebilirsin. Paran olmasa arkadaşından borç isteyebilirsin, evin olmazsa bir tanıdığına sığınabilirsin ama bu tek başına çözeceğin bir şey. Daha da zor olanı sisteme kafa tutacak güçte olup alkole yenik düşmek. Bu benim kaldırabileceğim bir şey değil!

Yüzüne kocaman bir gülümseme oturttun. Su dolu bardağını uzattın bana doğru. Rakıyla su tokuşturdular başlarını.

Yaşlarım artık kontrolsüzce akıyor gözlerimden. Asmış kendini. Böyle bir şeyi yapmaya hakkı var mı?  Ahmet Usta, “Çorba tamam Canan hanım, kapatalım istersen” diyor. Çıkıyorum mutfaktan… Kimse bir şey sormaya cesaret edemiyor… Kafamın içinde atlar koşuyor, koşuyor. Hızlandıkça hızlanıyor… Akşamın karanlığı çökmüş ormana… Nalların yaprak hışırtılarına karışan sesleri duyuluyor… Binicilerin gözleri parlıyor…  Menzil yakın…

Yıllar mı çabuk geçiyor? Biz mi uzaklaştık birbirimizden? Gözümün önünde hep uzun boylu, zayıf, kalın gözlüklü ve bıyıklı halinle varsın. 20 yılı sığdıramayız ki bu kısacık buluşmaya. En ‘yok zamanlarımızı’ başkalarıyla paylaşmışız. Acılarımızı, gülüşlerimizi… Şimdi ise bizi biz yapan geçmişimiz… Ne kıymetli günlerdi o zamanlar… Sırtımızı birbirimize verdiğimiz, yalansız günler… ‘Büyük bir aileyiz biz’ duygusunu o dönemden kazandım ben. Başıma bir şey gelirse ‘arkadaşlarımın mutlaka haberi’ olur güvenini… Kulaklarım uğulduyor artık.  Ne işim var benim burda?

— Ben gidiyorum, dedim. Siz iş bitince çıkarsınız!

Nasıl geldim oturduğun evin oraya hiç hatırlamıyorum.  Ne kadar çok insan gelmiş. Tanıdık yüzler çoğunluğu. Hava mı soğuk ben mi üşüyorum? Anlamsız sözler dolaşıyor kulağımın dibinde. Ayla’yı arıyor gözlerim. Hah, işte orada!  O da bana doğru geliyor, kucaklaşıyoruz. O zamana kadar kontrol ettiğim sesim artık benim sesim değil. Boğulacak gibi ağlıyorum…

— Gece çok içmiş, diyor Ayla. Karısıyla da tartışmışlar. Çocuklar korkup uyumaya gitmişler. Sonra kendisi de alt kattaki odasına gitmiş. Önce sesler duymuş karısı. Sesler kesilince uyudu diye düşünmüş. Sabah kalkıp odasına gittiğinde…

— Hani bırakmıştı,  diyorum. Alkol tedavisi görmüştü.

— Birkaç aydır yeniden içmeye başlamış.

— Neden başlamış ki?

— Bir kadın… Karısıyla da onun için tartışmışlar zaten, deyince Ayla’ nın yüzüne bakıyorum şaşkınlıkla.

— Sen biliyordun yani.

Ayla evet anlamında başını sallıyor.

— Biliyor musun? Kızı dolabın yanında mektup bulmuş. ‘Bütün zorlukları yendim. Her şeyle mücadele ettim. Alkole yenik düşmek çok ağır geldi bana’ diye yazmış.

Kalabalık hareketlenmeye başlıyor. Merasim zamanı geldi. Ne çok cenaze kaldırdık biz. Acılarımızı göstermedik kimseye, ağlayamadık. Yasımızı tutmak zayıflığımızdı sanki. Kızın taşıyor şimdi fotoğrafını. Uzun boyunla, yürürken geriye dönmüşsün. Yine kalın gözlüklerin var gözünde. Görüyor gibisin ardından yürüyenleri.

Benimse atlarım hala koşuyor ormanın içinde, rüzgârın ve nalların sesi birbirine karışıyor.

Yazan: Nesrin UÇAR 

Reklamlar