Kar yağıyor. Kapı çalınıyor. Kapı açılır açılmaz, kar kokusu doluyor.

Kalın kaşkolu, kulaklarını kapatan şapkası, tüylü eldivenleri ve ayağındaki kar botları ile içeri girenin heybetli bir görünüşü vardı. Gelen Ula idi. Tipik bir Alman. Onu ilk kez görüyordum. Evinin bir odasında kiracısı olduğum Nora’nın yakın arkadaşı. Nora, Zambiyalı Arslan ile evli ve Kaya adında bir kızları var. Arslan ve Kaya isimlerinin Türkçe olduğunu söylediğimde çok şaşırmıştılar. Biraz da hoşlarına gitmişti ve sanki bu isimlerden dolayı aramızda sıcaklık, yakınlık oluşmuştu.

Nora akşam için bir program yapmış, Ula’yı da davet etmişti. Bana gelip bir şeyler söylemeye başladığında ellerimi havaya kaldırarak teslim olduğumu, istedikleri yere gelebileceğimi ve benim için de bir sürpriz olacağını, bildiğim az İngilizce ile sağa sola yamularak, bin bir türlü el kol hareketleri ve mimiklerimle anlatabildim. Akşam olmak üzereydi. Bir şeyler atıştırdık. Biz de Ula’yı örnek alarak çok sıkı giyindik ve evden çıktık. Bindiğimiz otobüsten kent dışına çıkacağımızı anladım. Eh artık bu kadar uzun bir yolculuk olacağına göre gitmeye, gidip görmeye değer bir yer olmalı diye düşündüm. Cam kenarına oturarak yol boyunca etrafı seyretmeye başladım. Hiç bir şeyi kaçırmamaya çalışıyorum. Ha şimdi, ha şimdi diyorum ama hiç değişik bir şey yok. Hiç hareket yok. Kuşlar zaten uykuda. Elektrik direkleri seyrekleştiği için, karanlıkta manzara görmek imkânsızlaşıyor. Yol boyunca sokak lambalarının ışıklarının vurması ile ara sıra kar yığınlarını görebiliyorum. Otobüsün ısısı düşmeye başladı. Atkıma daha sıkı sarıldım. Oysa kalorifer hiç durmadan çalışıyordu. Kent dışına çıkalı bir saat kadar olmuştu. Dümdüz bir yolda ilerliyoruz. Alabildiğine geniş arazilerin içinden geçiyoruz. Nihayet ağaçları görmeye başladım. Kafamı hafif yukarı kaldırınca, ay bulutların arasından çıkmak için çaba sarf ediyor, önüne çıkan bütün bulutları, pamuk şekeri yiyen bir çocuk gibi yutuyordu. Israrla bana “Bekle bak, şimdi sana ne göstereceğim,” diyordu. Onu dinliyorum ve beklemeye başlıyorum. Evet o haklıydı, gözlerimin büyümesini görmüş, kalbimin sesini duymuş gibi kibirleniyor; “Ya, gördün mü işte?” diyordu. Otobüsteki uğultular artmaya başladı. Onları duymak istemiyorum. Bir daha göremeyeceğim manzarayı izlemeyi başarıyorum.

Onlarca dönüm arazi ve insan oğlunun başaramayacağı kadar mükemmel bir gösteri. Sıra sıra kristal ağaçlar. Büyük küçük sıralı değil karışık. Kristal çimenler gözünün görebileceği kadar geniş. Resmetmeye çalışıyorum. Ya unutursam! Bir korkuya kapılıyorum, hiç bir ayrıntıyı kaçırmak istemiyorum. Gördüklerimi bir tuvale yerleştirmeye çalışıyorum, tuval küçük geliyor daha büyüğüne yerleştiriyorum yine olmuyor. Vaz geçiyorum her şeyi zihnime yerleştirmeye çalışıyorum. Nora’nın sesi ile hayal bile edemeyeceğim bu manzarayı terk ediyorum. Otobüsün kapıları açılınca soğuk hava yüzüme vuruyor. Bütün organlarım hızla çalışmaya başlıyor. Vücudum hafifçe titriyor. Şapkamı, eldivenlerimi takıp, kabanımı giyip iniyorum. Bugün Nora’nın katkısıyla hayat bana sürprizler yapıyor. Alan içinde kümeler halinde insanlar, heyecanla, hızlı, hızlı konuşarak, koşar adımlarla ilerliyor. Kristal ağaçlar matlaşıyor. Üzerine basılan çimenler ince cam parçaları gibi kırılıyordu. Onların kırılmasına üzülüyorum. Çıtır çıtır sesler hoşuma gidiyor ama yine üzüntüm geçmiyor.

Az sonra yüz yıllardır bölgede gerçekleştirilen bir gösteriye tanık olacağız!

Çevre belediyelerin katkılarıyla, alana tonlarca odun yığılıyor. Metrelerce yükseklikte odundan kuleyi, onlarca insanın hummalı çalışması ile ancak bir haftada bitirebilmişler. Kulenin tamamlanmasından sonra, sıra onu izleyicileri ile baş başa bırakmaya gelmişti. Soğuk çok sertti, ay yine beni tepeden izliyordu. Kristallerin, çimlerin yok olmasına üzülmüşe benziyordu. Umudunu yitirmemişti, sana yeni heyecanlar yaratacağım der gibiydi. Kar ve mis gibi kokan tertemiz bir hava beni sarhoş etmeye yetiyordu. Kalabalık çoğalmaya devam ediyor. Heyecan artmış, artık başlayalım diye bir alkış tufanı ortalığı sarmıştı. Evet, geri sayım başladı. On, dokuz, sekiz, sıfır sesini duyduğumda ateşler yakılmıştı bile. Yüzümdeki kaslar gerildi, midem bulanmaya başladı. O nefis manzara ve koku gitmiş yerini gaz kokusu almıştı. Ay ile göz göze geldim bu ne böyle, bu mu yarattığın şey diye çıkışıyorum. Biraz sıkılıyor, o sırada küçük bir bulut ay ile aramıza giriyor, gözlerimizi birbirinden ayırıyor. Yükselmeye başlayan ateşin etkisi ile olacak, gaz kokusu yavaş yavaş yerini ateş ve odun kokusuna bırakmaya başladı. Ateşin sıcak görüntüsü, yüzümdeki gerginliği yok edip, mide bulantımı geçirdi. Ayşe teyze geliyor aklıma. Fırından çıkardığı sıcak ekmek kokuları burun deliklerimden geçip beynime, oradan da mideme kadar ulaşıyor. Sıcak ekmek köşesini kırıp elime tutuşturuyor, hadi gidin anneleriniz içine katık eklesin, afiyetle yiyin. Başımızı okşayarak gönderiyor. “Hay Allah! Şimdi nerden çıktı bu yemek isteği? İnşallah kan şekerim düşmez, tadı kaçmasın bu güzelliğin.” Kuleye yaklaştıkça sıcaklık bütün vücuduma eşit oranda dağılıyor. Kanım ısınıyor, damarlarımda hızlı, hızlı yol almaya başlıyor. Ateş büyüyor, kulenin boyunu aşan alevler, havai fişeklerden daha güzel manzaralar oluşturuyor, Kalabalık ateşe tapınma hareketi yapar gibi kafalarını, her patlama anında yukarı kaldırıyor, hep bir ağızdan naralar atıyor. Yükselen oley sesleri, içimde ateşe yaklaşma hissi uyandırıyor. Daha çok yaklaşıyorum, odunların çıtırtılarını duyuyorum. Alevler bir yılanın kıvrak vücudunu andırıyor. Daha özgür, daha görkemli. Gökyüzüne süzülerek kayboluyorlar. Peşi sıra bir nehir oluyor, kendini taştan taşa atıyor, kıyılara vurarak özgürleşip gökyüzüne, özgürlüğe kavuşuyor. Adımlarım biraz daha kuleye, ateşe doğru ilerliyor. Ateşi yakalamak, koklamak istiyorum. Saç kokusu, et kokusu hisseder gibiyim. Biri mi yanıyor diye telaşla etrafıma bakınıyorum. Yok, kimse yanmıyor. Ateşe doğru bir adım daha atmak istiyorum, Sanki kemiklerim erimiş yok olmuş, ayakta duramıyorum. Vücudumda bir sertlik hissediyorum. Duvara çarpmış gibi. Yere yığılıyorum.

Tanımadığım yüzler bir şeyler soruyor. Kim bunlar? Neden üşüyorum? Oysa her yer çok sıcak. Ula büyük ve nazik elleri ile yüzüme kar banyosu yaparken sesini duyuyorum.

Burnuma kar kokusu geliyor. Gözlerim açılıyor. Ay bana bakıyor ve gülümsüyor.

Yazan: Bediz SEL

Reklamlar