Kendimi hazırlamama rağmen işte yine Levent’in ve okul müdürümüz Selim Bey’in gamsızlığı ve rahatlığı karşısında sinirimin gerilmesine engel olamıyorum. Bu yıl önemli bir okul gezisine Levent ve ben liderlik edecektik. Levent yıllarca folklor kolu başkanlığı yaptığı ve yurtiçi yurtdışı gezilerine alışık olduğu için oldukça rahattı. Selim bey ise madem çok istediniz, ayrıntılarla, katılacak öğrencilerle siz ilgilenin beni fazla bulaştırmayın ve bana dert getirmeyin havasıyla tipik bir okul yöneticisi tutumu sergiliyordu.

Bense okul orkestrasından sorumlu müzik öğretmeni olarak bu kadar kalabalık bir öğrenci grubuyla ilk kez yurtdışına, Berlin’ne gidecektim. Öğrencilerle aram çok iyiydi yaptığımız provalar, çalışmalar gururumu okşuyordu. Orkestramızda çok yetenekli öğrencilerimiz vardı; Hele piyano çalan öğrencimiz ailesinin de özel çabasıyla çok ilerlemiş, müthiş gayretli hevesli bir gençti doğrusu.  İçimden bir ses ”Kızım, başını derde soktun. Bu Levent’le beraber yola çıkmak seni çok sıkıntıya sokacak” diyordu. Tam bu sırada Levent gayet rahat bir eda ile hafif bıyıkaltı, alaycı gülümsemesiyle öğretmenler odasına girdi.

“Ayça Hanım, iki öğrencinizin vize evrakları eksik, ikisinin velisi izin vermiyor vazgeçmiş. Birisi ise sınavı ile çakıştığını söylüyor. Ne olacak söyle bakalım. Bir de Selim Bey odasına çağırıyor,” dedi ve gitti.

Levent hem okuldaki öğretmen meslektaşım, hem de erkek arkadaşımdı. Kendi folklor grubunu hazırladığını söyleyerek benimle rekabet ediyordu. Üstelik geziyi ben organize ettiğim için erkeklik gururuna yediremiyor, benim liderliğimi kabul edemiyordu. Bu nedenle her türlü gıcıklığı yapıyordu. Bunları düşünürken, Almanların kısa bir gezi de olsa, gereksiz upuzun vize için istedikleri evrak listesini okuyarak Selim Beyin odasına gittim.

“Ayça Hanım gitmeden şunlar yapılacak bunlar hazırlanacak, yıl sonunda şurada görev alacaksınız!” diyerek bana son dakika işleri buyuruyordu. Aslında plansız çalışan, son dakika işini seven, kamu sektöründe çalışmanın gamsızlığını üstüne giymiş tipik bir yöneticiydi.

İşte bu şartlar altında festival yolculuğuna hazırlanırken “Acaba bütün erkekler hep böyle mi?“ diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Aradan iki ay geçmişti ve uçağımız Berlin havaalanına inmek üzereydi. Kalabalık bir gruptuk: okul orkestrası, folklor grubundaki öğrenciler, iki öğretmen arkadaşımız, ben ve Levent beraber nihayet Almanya’ya adım atacaktık. Tedirgin ve şehri keşfetmek için hevesliydik.

Sabah yolculuğun yorgunluğunu, heyecanını güzel bir uyku ile üzerimizden atmıştık. Festival ertesi gün başlayacaktı. Otelimiz Ku’dam’da savaş anıtı olarak bırakılan yıkık kiliseye yakın, şehrin en merkezi yerindeydi. İlk gün ayarladığımız metro ve otobüs biletleriyle şehri bir güzel gezdik. Müzeler adasındaki Bergama müzesi, Teknoloji müzesi, Brandergburg kapısı, tam bir Türk mahallesi olan Kreuzberg, Alexander Platz, Doğu Berlin ile Batı Berlin’in yıllardır duvarla ayrılmış, günümüzde  modern yapıların yükseldiği turistik bölgesini gezerek tam bir şehir turu yapmış olduk. Yani şehrin altını üstüne getirdik. Bu şehir Almanya’nın belki de en karışık, çokça göçmen alan, düzensiz olanıydı; ama biz Türklere göre her şey düzenli, sokaklar temiz, çalışma saatleri belirli, ulaşım araçları dakik, insanlar çalışkan ve disiplinliydi. Bunu her adımda hissediyorduk.

Ertesi gün Bayan Shultz sabah erkenden bizi aradı. Her zamanki nezaketi ve disiplinli havasıyla bize önceden attığı festival programını tekrar hatırlattı. Kadıncağız biraz sert bir eda ile konuşuyordu, ama insana güven veriyordu. Yani her şey kontrol altındaydı, kendimizi ona teslim edecektik; çünkü üç günlük program ayrıntılarıyla saatleriyle detaylı olarak hazırlanmıştı. Yanımdaki öğretmen arkadaşıma “Bir tek ne zaman tuvalete gideceğimizi belirtmemişler,” derken, içimden “Ne kadar güzel keşke Almanya’da çalışıyor olsaydım,” diye düşünüyordum.

Her şey tahminimden güzel geçiyordu. Son gün orkestranın ikinci performanslarında seslendirdikleri Rahmaninov’ un 3. Piyano konçertosu çok beğenildi. Levent, alkışlar sonrası bana baktı. Bıyık altından yine gülüyor, alaycı gülümsemesinin arkasında bu sefer bizimle gurur duyduğu belli oluyordu. Her zaman aramızda kadın erkek çatışması yaşarken bu yetmezmiş gibi türkü-klasik batı müziği, folklor-bale, saz-keman karşılaştırması yani bir anlamda doğu batı çatışmasını da beraber yaşıyorduk.  Ben Bursa kökenli, konservatuar eğitimi almış, babası bürokrat annesi bale öğretmeni olan genç bir müzik öğretmeniydim. Levent ise Karadeniz kökenli, alaylı yetişmiş folklorcu, beden öğretmeniydi. Kendi iç çatışmalarımız iki ayrı grup olan orkestra ve folklor öğrencilere de yansıyordu.

Almanya’daki son gün folklor grubu öğrencilerimizin kostümleriyle bizi izlemeye gelmiş olması, tüm salonun dikkatini çekmişti. Gerçi aynı şeyi kostümlü festival yürüyüşü sırasında geçit töreninde de hissetmiştik, ama bu sefer biraz daha farklıydı. Çünkü performans akşamüzeri ve klasik müzik üzerine olunca, Bayan Shultz öğrencileri uyarmış, diğer izlemeye gelen kişiler gibi herkes belirli bir şıklık içinde salona girmişti. Bizim orkestra grubu ilk başta sanki folklorculardan utanıyor gibi çekingen davranmışlardı. Bizimkilerin allı güllü, oyalı boyalı, cafcaflı halleri beni de tedirgin etmişti doğrusu, diğerlerine göre farklı, aykırıydılar.

Ancak bu tedirginlik veda gecesinde tam bir şenliğe dönüştü. İşte Almanlar böyleydi. O bütün festival boyunca tayyörü topuzuyla tam bir yönetici edasıyla bizleri yönlendiren mesafeli, kuralcı, sert tavrı ile bazen bizleri sinir eden Bayan Shultz, görevini tamamlamış olmanın rahatlığı ve biranın etkisiyle bizim folklor ekibiyle beraber Levent’in koluna girmiş, yere oturmuş, Büyük Cevizin Dibi türküsüne eşlik ediyordu. Meğer Türk olan bir arkadaşının düğününde bu nameleri duymuş, çok hoşuna gitmiş. Aynı sesleri duyunca bir coştu bir coştu, biz kendisini tanıyamadık doğrusu.

İşte ben buna bayılıyordum. Görevse görev, işse iş. Ama sorumluluklar bitince hafta sonu dibine kadar eğlence. Avrupalılar bunu hep yapıyor, bu da benim çok hoşuma gidiyordu doğrusu. İşte müziğin sihirli birleştirici gücü bu olmalıydı. Bir anlamda konçerto ve türkü buluşmasını yaşadığımız, çatışmalı başlayan Berlin gezisi, bizim ilişkimiz açısından da, öğrencilerimiz açısından da bir dönüm noktası oldu.

Levent, dinlemek için benden klasik müzik CD’leri almaya başladı. Müdür Bey yine odasına çağırıp son dakika işlerini üzerime yıkıyor. Bence bir dahaki sefer öğrencilerle Berlin’e o gitmeli.

Yazan: Bahar KAYA

<em>Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde Müzikten Öykü kapsamında verilen Rahmaninov’un 3 No’lu Piyano Konçertosu üzerine yazıldı.</em>

<em><em>Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde Müzikten Öykü kapsamında verilen <strong>Halay: Büyük Cevizin Dibi</strong> üzerine yazıldı.</em>

</em>

Reklamlar