-“Buralara yabancısınız galiba. Hoş geldiniz, sefa geldiniz.”

Genç adam irkildi, gözünü pencereden içeriye doğru kaydırdı.  Ancak resimlerde rastlayabileceği,  kıskanç gözlerin birbirinden saklamak isteyeceği,  tablo gibi bir manzara eşliğinde yolculuk yapıyordu.

-“Hoş bulduk amca, ben köye yeni atanan öğretmenim, ismim Çağatay. Burası benim öğretmenliğe başlangıç yerim olacak” dedi.

Konuşmaya kulak misafiri olan dolmuştaki diğer yolcular, hemen devreye girerek koro halinde:

-“Köyümüze hoş geldiniz hocam, hayırlı uğurlu olsun hepimize” dediler.

Bu ani ilgi karşısında şaşıran genç öğretmen,

-“Hoş bulduk beyler, herkese çok teşekkür ediyorum” diyerek karşılık verdi. Sonra kaldığı yerden ürkütücü olduğu kadar gizemli, seyredene korku ve heyecan karışımı garip bir duygu veren, doğanın tartışmasız gücü karşısında insana hiçlik duygusunu tattıran manzarayı seyre daldı. Bu arada, araca bindikleri andan itibaren çalmaya başlayan müzik, öğretmenin dikkatini çekmiş, manzara eşliğinde dinlemek hoşuna gitmişti.  Atkuyruğu şeklinde bağlanmış saçları, siyah kasketi, abartılı güneş gözlükleriyle şoför de aynı derecede dikkat çekiciydi. Kendi kendine “Amma tuhaf bir başlangıç; böyle bir yerde, böylesi garip bir şoför, klasik müzik, gübre kokan dolmuş, bize eşlik eden üç koyun, birkaç tane kümes hayvanı, kafesteki  bir ayı yavrusu, seyretmeye doyamadığım eşsiz bir manzara” dedi ve yanındaki köylünün  konuşmasıyla tekrar dolmuş ortamına döndü.

Köylü hafif sesini yükselterek:

-“Hocam kusura bakmayın, bizim şoförümüz çalışkandır, yardımseverdir,  parayla pulla işi olmaz, gece gündüz demez işinin başındadır, amma küçük bir kusuru vardır, biraz aksidir. Biz on beş seneyi aşkın bir süredir bu meret gıy gıyı susturtamadık. Biz değil, belediye başkanı, kaymakam kaç kere rica ettiler, millete işkence etmekten vazgeç diye, ama dinleyen mi var?” diyerek serzenişte bulundu.

Çağatay, erken gelen bu taraf olma daveti karşısında önce bocaladı, sonra beklenmedik bir çıkışta bulundu.

-“İlahi Amca, bu manzaraya ancak böylesi bir müzik eşlik edebilir, bir buçuk saatten beri doyumsuz bir yolculuk yapıyorum, bana çok iyi geldi” dedi.

Bu söz karşısında şoför yeni gelen yolcusuna ilk defa aynadan baktı. Bu konuşmadan sonra dolmuşta bir sessizlik hakim oldu. Sadece arka koltukta, ayı yavrusunu sanki bir insan yavrusuymuş gibi seven adam arada sevinç çığlıkları atıyordu. Köye vardıklarında, birkaç kişi yeni öğretmenlerine lojmana kadar eşlik ettiler.

Bir iki saat sonra Çağatay akşam yemeği için ne yiyeceğini düşünürken dış kapı vuruldu. Gelen dolmuş şoförüydü, davet beklemeden içeriye daldı. Hemen konuya girerek;

-“Hocam, eğer zamanınız varsa, bu akşam yemeği beraber yiyelim, buradan dört kilometre ilerde salaş bir alabalık tesisi var, biraz demlenir muhabbet ederiz” dedi.

Çağatay, bir yandan açlığını gidermek isterken diğer yandan bu garip adamla daha ilk günden yakınlaşmanın zararlı olabileceğini düşünüyordu. Aslında adama bir yakınlık duymuştu. Buralara ait olmayan biri olduğu belliydi.  ‘ İlle her şeyin aşikâr olması mı gerekiyordu? Bazı şeyleri kendi haline bırakmanın zamanı gelmemiş miydi?’ diye zihninden bazı sorular geçti. Ardından Şoför’e dönüp,

-“Madem buraya kadar zahmet edip geldiniz, size biraz yük olacağım ama, ben hazırım kaptan, gidelim” dedi.

Alabalık tesisine vardıklarında, içerden yaşlı bir çiftin çıkıp onlarla sohbete daldıktan sonra yarım saat su gibi geçmişti bile.

Bir süre sonra yaşlı kadın kocasını uyararak:

-”Bey kalksana misafirlerimizi açlıktan öldüreceğiz, günlerdir insan gölgesine dahi hasret kaldık, konuşmayı ne kadar da özlemişiz. İyi ki geldiniz çocuklar, ben size iki dakikada bir şeyler hazırlarım şimdi” dedi ve yaşından beklenmedik bir atiklikle, döküntü kulübelerine doğru bir hamle yaptı. Daha bir saat bile dolmadan, kiremitte tereyağı ile pişmiş birbirinden lezzetli balıkları yediklerinde, Çağatay bir kez daha şaşırmış ve aklından ‘Oğlum Çağatay, dur bakalım seni  bu köyde daha hangi sürprizler bekliyor! ‘diye geçirmişti. Şoför, bu gün çok neşeliydi, bunu tesis sahipleri söylemişti, onu hiç bu halde görmemişlerdi. Yaşlı adam bir ara:

-”Ne mutlu bize, bu günü hayatım boyunca unutmayacağım, sanki Hollanda’daki torunlarım yanımdaymış gibi hissettim. Sağ olun çocuklar” diyerek  misafirlerinden yatmak için izin istedi. Yarım saat sonra evin hanımı da uyumaya gidince Çağatay ve Şoför kalktılar. Sabaha doğru saat dört gibi köye vardıklarında, lojmanın kapısına iliştirilmiş bir not buldu Çağatay. ”Hocam ben köy Muhtarı Rüstem, size hoş geldiniz demeye geldik, bulamayınca biraz merak ettik,  şoför efendinin de olmadığını görünce, birlikte bir yerlere takılmışlardır diye düşündük. Selamlar” diye uzunca bir not bulunca, köy ahalisinin ne kadar  kontrole meraklı olduğunu anlamaya başlamıştı.

Şoförle, köye geldiğinin ilk haftası dışında pek görüşme fırsatı yakalayamamıştı Çağatay. Garip bir adamdı, günü gününe uymuyordu… Gece geç saatlere kadar ışıklarının açık olduğu, bazı geceler içerden ağlama seslerinin duyulduğu söyleniyordu köyde. Evine şimdiye kadar kimseyi sokmadığı biliniyordu. Sadece bayramda şeker veya para toplamaya giden çocuklara kapıyı açıyor, onlara yüklü harçlıkların yanı sıra özel paketlenmiş hediyeler veriyordu. Acil iş çıktığında evine telefonla haber veriliyordu. Çay ve sigara tüketimi had safhadaydı. Okumuş olduğu  torbalar dolusu kitabı, önce köy kahvesine getiriyor, artakalanı kasaba veya  şehirdeki  okullara, kütüphanelere bağışta bulunuyordu. Senede bir gün, her Ekim ayının yirmi ikisinde köy meydanında, kasabada veya köyde özel yaptırdığı yemekleri,  köylüye hayır niyetine dağıtıyordu. Bu yemeği izleyen haftada, dolmuşu köyden birisine teslim ederek, bir haftalığına köy dışına çıkıyordu. Nereye gittiğini köyde Muhtar Rüstem dışında kimsenin bilmediği söyleniyordu.

Çağatay,  bu muammayı rahatlıkla konuşabileceği birisine rastlayamamıştı. Muhtarın sır vermeyen tavrı karşısında, daha fazla bilgi edinme çabalarından olumlu bir sonuç alamamıştı. Yakında bir köyde çalışan öğretmen arkadaşıyla birlikte Alabalık çiftliğine gitmek için elinden geleni yaptı.

Çiftlikte onları güler yüzlü karıkoca karşıladı. Nefis balıklar yenildi. Çağatay’ın onca zamandır kafasını kurcalayan sorusuna, yaşlı adam sadece ‘bir aşk acısı’ cevabını verdi,” hüzünlü bir aşk geçmiş başından” diye ilave etti. Yaşlı kadın hıçkırıklarla ağlamaya başlayınca Çağatay daha fazla soramadı. Sustu.

Yaz gelince yurt dışına gitmiş gurbetçilerin izne dönüşleriyle birlikte ortalık ayrı bir biçimde şenlenmişti. Beş altı ülkenin dilini konuşuyordu insanlar. Köyde emekliliklerini geçirecekleri bir ev yapmayı düşünüyorlardı ama, çocukları çoğunlukla buna karşı geliyordu. Hafta sonları diğer köylerdeki öğretmen arkadaşlarına ziyarete gidiyor ya da arada bir onlarla  şehirde görüşüyordu. Bir süre sonra yoksul bir orman köyünde yaşanabilecek güzellikleri, heyecanı yavaş yavaş tüketmeye başlamıştı. Köylünün bazı konulardaki katı yaklaşımı, sorunları ele alış – çözüm yöntemleri ve günlük hayatın monotonluğu artık canını sıkmaya başlamıştı. Aylarca süren sert kış şartları da, hayatı daha çekilmez yapıyordu.

Bir yaz akşamı, köy kahvesinden gelen bağrışmalar, herkesi tedirgin edici bir noktaya ulaşınca, duruma müdahale etme ihtiyacı hissetmişti. Olayın, muhtarla kardeşleri arasında yıllar öncesinde yapılan miras paylaşımından kaynaklandığı söyleniyordu. Muhtarın küçük kardeşi, kendisine haksızlık yapıldığını iddia ederek, muhtara saldırmıştı. Daha önce bir kaç kez kendi aralarında tartışmışlardı, ancak bu seferki  durum çok  farklıydı; kardeşi ilk defa abisini öldürmekle tehdit etmişti. O gece muhtarı lojmanında ağırlamaya ikna eden Çağatay, gece geç saatlere kadar köyün geçmişi hakkında muhtarla sohbet etmişti. Konu; on beş sene önce bir gece köye yerleşmeye gelen adama gelince, muhtar ısrarına daha fazla dayanamadı.

– “Biz bu garibe, zamanı kılıçla kovalayan adam deriz. Köyde benim dışında onun sırrını bilen bir tek kardeşim var. Hani bugün beni öldürmekle tehdit eden. Onun acısı aslında bir aşk yarasından kaynaklanıyor. O köpeği ben iyi bilirim, malda mülkte gözü yoktur. Babamızdan kalan en güzel yeri biz ona verdik. İşin aslı başka. Bundan tam on yedi sene önce, bir hoca hanım köye atanmıştı. Gidip kasabadan ben almıştım.  Hüzünlü bir sesi vardı, sanki bir sis perdesi sesine çökmüştü. Biz öğretmen kardeşimizi çok sevmiştik, çalışkandı,  özveriliydi, çocuklara bir anne sevgisiyle yaklaşıyordu. Köyün delisine bile okuma yazma öğretmişti. Köyden dışarıya pek çıkmazdı, yaz tatillerinde on beş yirmi günlüğüne ailesini görmeye zoraki gönderirdik. Bazen kendi başına dağlara tepelere vurur giderdi, bir dağ keçisi gibi uçurumları,bayırları aştığı söylenirdi..

Böyle bir yürüyüşte,  kardeşimle karşılaşıyorlar. Öğretmenimiz ayak bileğini incitmiş, oldukça korkmuş, paniklemiş. Kardeşime rastladığında yürümeyecek durumdaymış, onu sırtında taşıyarak iki saatte köye varmış.

Ne olduysa bu karşılaşma anında oldu.

Lanet olası bu köyde, herkes birbirini gözetler, kim ne yer, ne içer, nereye gider, bunların hepsi tek tek bilinir. Birkaç ay sonra, kardeşim durumu kendisi açtı. O sırada şehirde meslek yüksekokulunda okuyordu. Biz okuyamamıştık, bari onu okutalım,  bu köyden kurtulsun demiştik. Öğretmen büyüktü, aralarında beş yaş fark vardı. Baktık ki iş işten geçecek apar topar kardeşimi yurtdışında bulunan kız kardeşimin yanına gönderdik. ”Orda bir sene kadar oyalayın, olmazsa tekrar gönderirsiniz” dedik. Gönderdik de ne oldu? Allah düşmanımın başına vermesin böylesi bir acıyı. Köyümüzün gülü, günden güne soldu, sarardı. İlk geldiği günlerden daha beter bir duruma girdi. Kimseyle görüşmüyor, evden okula, okuldan eve. Çok yalvardık, dil döktük, bu duruma bir çare bulalım dedik, istersen tayinini bir başka yere yaptıralım diye çok söyledik, nafile. Bir gün okula gitmediğini duyunca koşarak evine gittim. Kapı kapalıydı, belli ki arkadan kilitlenmiş, neyse kapıyı kırıp içeri girdim, girmez olaydım. İnsan hayatından daha değerli ne olabilir? Kendime bazen çok kızarım, ‘bu ölümün sebebi sensin, nasıl kıydın bu cana’ diye içim içimi yer bitirir.

Ölümünden bir yıl sonra, bir gece bu şoför garibanı çıktı geldi. Bu köyde yerleşmek, yaşamak istediğini söyledi. Ben, akıllı gözüken bir deliyle mi karşı karşıyayız diye düşünmeye başlamıştık.

Bir hafta sonra, adam bir dolmuşla çıktı geldi. Direk rahmetlinin intihar ettiği  evin önüne giderek,

– ”İşte yaşamak istediğim yer, burada birileri yaşamıyorsa, hemen satın alabilirim” dedi.

Adamı bu sefer gözüm tutmuştu tutmasına ama, bu kadar hızlı bir gelişmenin nedenini merak ediyordum. Doğma büyüme şehirli birisini, dağ başındaki izbe bir köye getiren sebep neydi acaba? Adama;

-”Gel hemşerim, bir soluklan hele, bir lokma ekmek yiyelim ”dedim. Seni ilk gün götürdüğü alabalık tesislerine götürdüm, uzun uzun konuştuk. Baktım ki adam hiç renk vermiyor, konuya ben açıklık getirdim, kafamdaki şüpheleri kendisine aktardım ve eğer net bir cevap alamazsam, bu köyde yaşamasının asla mümkün olmadığını, altını çize çize vurguladım. ”Deli deliyi görünce sopasını saklar” derler ya, benim bu net tavrım karşısında adam direk konuya girdi.

“Öğretmen hanımın, boşandığı eşiymiş, severek evlenmişler, altı yıl evli kalmışlar, zorlu yılları geride bırakmışlar. Adam bir reklam ajansında bol paralı bir iş bulunca, bir süre sonra zıvanadan çıkmış anlayacağın. Kadıncağız, bu duruma üç sene sabretmiş, bakmış ki bizimkinin değişmeye niyeti yok, boşanıp, tayin talebinde bulunmuş. Rahmetlinin ailesi de, bizim gibi köylü, kızlarının kendi köylerine yakın bir okula tayini konusunda çok ısrar etmişler ancak, o bildiğini okumuş, ilk çıkan yeri yani burayı kabul etmiş.

Köye yerleştikten sonra şoför hakkında bazı tuhaf şeyler kulağıma gelmeye başladı.   bir gün yanımda,  kardeşimle evin içinde olan biteni gizlice gözetlemeye başladık. Saatlerce kitap elinde çay, kahve ve sigara içerek put gibi oturan adam, gece bire doğru kalkıp, dışarıya çıktı. Burada bir on dakika gökyüzünü, ayı, yıldızları seyretti, sonra kendi kendine mırıldanmaya başladı. Tekrar içeri girdi, masadaki defterlerden birini açtı, okudu, yazılanlardan bir kısmını sildi. Deftere yeniden bir şeyler yazmaya başladı. On beş yirmi dakika sonra yüksek sesle okumaya başladı.  Sürekli zamanla ilgili bir şeyler söylüyordu, dur bakayım ne diyordu allah aşkına? Tamam, tamam hatırladım, şöyle bir şeydi galiba; “Köye geleli tam yirmi beş gün oldu bir tanem. Zamanın aldatıcı gizemi karşısında nasıl da yenik düştüm, sersefil olup ceylanımı kaybettim. Peşimi bırakmayan, geceyle gündüzümü birbirine düşman eden, o uğursuz çarkı bir türlü durduramıyorum. Ama sana kavuşmaya sayılı günlerimin olduğunu biliyorum, Dakikaların, saniyelerin geçmek bilmeyen ağırlığını, her geçen gün daha fazla hissetmeye başladım…” diyordu. Donup kalmıştık,  birbirimize söyleyecek bir şey bulamadık.

İşte Öğretmen Beyim, on altı yıl geçti, şoför hala aynı. Kardeşim  “Abi ya; bu adamın derdi zamanla, sanki onunla bir tür boğuşma halinde, ona bir kılıç verelim de, gariban bu savaşı kazansın bari” deyince, biz de ona Zamanı Kılıçla Kovalayan Adam adını koyduk.“

Müslüm SARIPINAR

Reklamlar