Yoldayız, saatlerdir…

“- Bizim Türkiyemiz’e gelmedik mi daha?” diyorum.

“- Az kaldı” diyor babam.

“ Neredeyiz, daha ne kadar kaldı, ne zaman mola vereceğiz?”

Bu konuları babam biliyor… Annemse yola çıkılmadan önceki işleri. Günlerce alışveriş, hediyeler, yollukların hazırlanması… En sevdiğim patatesli kol böreğinden yapıyor. Yaprak sarması, bu, ablam için. Babam araba kullanırken uyumasın diye fındık fıstık. Annemin karnıysa hiç acıkmaz. Sonra küçük paketlerde içecekler, bir de normal hayatımızda yemediğimiz bazı bisküviler…

Babam her şeyi arabamıza yerleştiriyor. Bagaj dolu. Arabanın içi eve dönüşmüş. Arka koltuk ablamla benim bölgemiz. Yolda bize gerekebilecek hırkalarımız, kolay giyip çıkarabilelim diye terliklerimiz. Yastıklar, battaniye, yiyeceklerimiz, ufak su bidonu, kulplu plastik bardak, benim yoluk saçlı bebeğim, ablamın birkaç kitabı. Sabah çok erken uyandırılıyoruz. Yine de çok mutluyum. Üşüyerek ve heyecanlanarak çıkıyoruz yola.

“- İşte ilk sınırı geçtik” diyor babam.

“- Geldik mi Bizim Türkiyemiz’e” diyorum.

“- Yok kızım, daha Salzburg” diyor.

“- Artık gelelim” diyorum.

“- Az kaldı” diyor babam.

Gidiyoruz… Gidiyoruz… Bakınıyorum… Değişik yerlerde duruyoruz. Yemek yiyoruz. Tuvalete gidiyoruz. Sonra yine gidiyoruz… Gidiyoruz…

Bir zaman sonra “- İşte Zagreb” diyor babam.

“- Bizim Türkiyemiz mi?” diyorum.

“- Az kaldı” diyor.

Yanımızdan yüksek binalar geçiyor, çok yüksek…

Babam “- Tito…” diye başlıyor. Annem, sevmediği konular geldiğinde hep yaptığı gibi, bir şarkıya başlıyor : “İndim havuz başına…” Babam da katılıyor, sonra ablam… Ben de katılınca

“- Detone oldun be!” diyor ablam, alaycı bir sesle.

Ne demek acaba? İçimden biraz üzülüyorum. Annem, ablama:

“- Bıraksana kızım, söylesin o da “ diyor, ama daha söylemiyorum.

Dışarı bakıyorum. Karanlık olmaya başlıyor. Bir ara ay görünüyor. Sanki bizimle geliyor. Nereye gidersek gidelim, hep… Gözümü hiç kırpmadan ayı izlemeye karar veriyorum, şarkılar sürüyor… Ama gözüm kapanıyor, açıyorum, kapanıyor. Bir zaman sonra gözümü açıyorum ki, ay durmuş…

Anneme sesleniyorum : “- Anne, en sonunda durmuş!”

Annem,

“-Şşşt, baban daha yeni gözünü kapadı, sen de uyu” diyor.

Büyükler “uyu” demekle uyunabildiğini sanıyor. Üçü de arabanın içinde yamuk yumuk uyuyor. Babam arada horluyor. Benim uykum yok.

“- Anne, uykum kaçtı” diyorum.

“- Şsst, bak yarın halanlara varacağız” diyor.

Halamı irkilerek hatırlıyorum. Her yaz gittiğimizde, elimi bir denizyıldızı tutarmış gibi eline alıyor,

“-İşte aynı benim elim, zaten kız halaya…” diye başlıyor.

Çok korkuyorum. O kadar şişman ki, eniştem olmadan yerinden kalkamıyor. Tuvalete bile eniştem götürüyormuş, diye anlatıyorlar alçak sesle. Bir de her sabah dört yumurta yiyormuş. Hiç yumurta yemiyorum halamlarda. Karnım çok acıkmasa, hiçbir şey yemeyeceğim. Dayanıyorum uzun süre, sonra yine olmuyor…

Halam gibi olup, oturduğum yerden tek başıma kalkamamaktan korkuyorum. Bir kere çok hasta olduğumda öyle olmuştu, kalkamıyordum, her çişim geldiğinde annemi çağırmam gerekiyordu, ne kadar sıkılmıştım…

Bu yıl halamlara vardığımda ellerimi ona göstermemeye karar veriyorum. Ellerimi görmezse, bu konuyu hatırlamaz, ben de ona benzemem.

Aya bakıyorum… Orada. Annemler derin uykuda. Huzursuz kıpırdanıyorum, ayaklarım ablamın başucunda; hissediyor, homurdanıyor. Duramıyorum. Rahat bir şekil almaya çalışıyorum.

“- Of, elimi ezdin” diyor, uykusunun arasında.  Hızlıca

“- Özür dilerim” diyorum, elinin üstünü hafifçe okşuyorum. Bir an, sakince elini, halamın benimkini aldığı gibi elimin üstüne alıyorum, ay ışığında inceliyorum. Sonra ellerimizi alt üst edip kendiminkine bakıyorum, sonra yine onunkine…”çatlak patlak” oynuyormuşuz gibi… Ama az sonra,

“-N’apıyorsun ya!” diyerek elini çekiyor ve hafifçe dönüyor. Ellerimiz hemen hemen aynı. Annem de hep söyler zaten, kemik yapılarımızın çok benzediğini. Sadece azıcık saç renklerimiz farklı…

Acaba ablam mı halama benzeyecek?

O gece bir daha hiç uyuyamıyorum. Sıkıntıdan patlayacağım. Hem yerim dar, hem içim daralıyor. Anneme seslenmek istiyorum, kafamı azıcık doğrultuyorum, annemin görüntüsü hoşuma gitmiyor. Ağzı biraz açık kalmış, seyrek saçları da alnına yapışmış. Onu o halde görmek istemiyorum, çünkü o benim için yorulmamanın, acıkmamanın timsali. Babama bakıyorum, onun uyurkenki görüntüsü çok tanıdık. Zaten akşamları haberleri izlerken, gazete okurken, hatta hepimiz curcuna halinde konuşurken bile uyuyabiliyor… Onun uyuması için kimsenin “uyu” demesine gerek yok.

Gece ne kadar da uzun… Kıpırdayamıyorum. Konuşamıyorum. Karanlığı zaten hiç sevmiyorum. Ağlamak üzereyim. Yine halamı düşünüyorum. Düşünüyorum, düşünüyorum… Ellerime bakmasını istemiyorum. Aklıma bazı fikirler gelmeye başlıyor. Halamlara giriş anında, annemin bazen eve girerken dediği gibi

“-Ay ellerim çok kirli” diyerek banyoya koşacağım. Banyodan çıkarken de ellerimi kurulamayıp

“-Ay ellerim ıslak halacığım” diyerek sadece yanaklarından öpeceğim. Zaten o arada onlar “yolculuk nasıl geçti” konuşmalarına başlayıp beni unuturlar. Ben de halamların o sofadan geçilen, yüklüğün fılan olduğu serin ve loş odasına geçip oyun oynarım. Belki ablamla kuzenlerim de gelir… Bunları düşününce biraz rahatlıyorum. Belki de uyuyamamak iyi oldu. Yoksa bizimkiler bu kadar uzun süre uslu durup kafamda planlar kurmama izin vermezlerdi.

Sonra yine ayı yokluyorum. Bu sefer sanki biraz daha aşağıda ve rengi de parlak sarıdan hafif turuncuya dönmüş. Niye acaba? Oysa saatlerdir orada, aynı yerde duruyordu. Bunu sonra babama sorarım. Birazcık gözlerim yanıyor artık. Azıcık kapatıyorum gözlerimi, iyi geliyor. Tekrar açtığımda, daha da çok yanıyor. Acaba sabah olana kadar uyanık kalabilir miyim? Ablama “ben sabaha kadar uyumadım” diyebilirim hem. O hep bana “sen uyuduktan sonra, ben annemlerle saat 11’e kadar oturdum” diyor ya, görsün gününü bakalım. Ama gözlerim de çok yanıyor.

Bir süre daha sonra dışarının karanlığı sanki azalmış gibime geliyor. Başaracağım galiba. Evet başarıyorum…

Yoldaki ikinci günümüzün bu ilk saatlerinde, artık gözlerimi açık tutmaya çabalamaktan vazgeçiyorum. Uyku, tatlı ve ılık bir içecek gibi doluyor gövdeme. İyice mayışıyorum. Bu sefer de annemler bana rahat vermiyor. Konuşmalar duyuyorum, ama yine uyuyorum. Galiba bir şeyler yiyorlar. Aslında ben de acıktım, ama uyuyorum… Dışarısı da tamamen aydınlık, ama benim uykum öylesine güçlü ki, hepsini bırakıp uyuyorum. Derin derin. Uzun uzun. Hatta babamın “Niş’e geldik” deyişine bile uyanamıyorum. Bizim Türkiyemiz eğer Niş’teyse, nasılsa uyandırırlar beni…

Ama artık bir ara, yine mola verdiklerinde, o kadar sıkışmış oluyorum ki, güç bela kalkıyorum. Birlikte tuvalete filan gidiyoruz. Çok acıkmışım. Yemek yiyorum.

Yine hava kararmaya başlıyor. İkinci akşamımız. Ay yine aynı. Bu sefer uykum yok. Annemle babam, biraz dişimizi sıkıp gece yarısı Edirne’ye mi varalım, yoksa bir gece daha mola verip sınırı sabah mı geçelim diye konuşuyorlar. Şimdi hatırlıyorum, “Bizim Türkiyemiz” Edirne denen sınırda oluyordu. Oraya girilen kapıya da herkes Kapıkule diyor. Kapıkule’ye gece varmanın, havanın serinliği bakımından da daha iyi olacağını düşünüp, yola devam etmeye karar veriyorlar.

Devam ediyoruz. Yol hep devam ediyor. Bu kadar uzun yolu kim yapmıştır acaba? Herhalde bir kişi tek başına yapamaz. Ona birileri yardım etmiştir diye tahmin ediyorum. Bir sürü yerlerden geçiyoruz, ama artık gece olduğu için dışarısı pek görünmüyor. Yoldaki arabalar seyreliyor. Arada bir, yanımızdan bizim gibi üstüne bagaj bağlanmış bir araba geçiyor. Babam,

“-Münihli’ye bak, solladı bizi” diyor. Annem,

“-Boş ver, yolu kim bilir nereyedir” deyip, sözü daha önce de konuştukları “iyi ki Edirneli’yiz, yoksa kim bilir ne kadar daha gidecektik” konusuna getiriyor.

Böyle böyle varıyoruz Kapıkule’ye.

“-Vakit gece yarısını geçti, ablanlar da uyumuştur şimdi” diyor annem, babama. Babam

“-Ne yapalım”, diyor

“-Uyudularsa da uyanacaklar senede bir kez bizim için”…

Benim ablam da uyuyor. Ve ben de azıcık uyukluyorum. O uzun araba kuyruğunda olanlara pek de dikkat etmiyorum. Annem habire söyleniyor,

“O kadar sınır geçiyoruz, kimse bir şey sormuyor; kendi memleketimize girerken yaşadığımız sıkıntıya bak”…

Ben, halamlara girdiğimde uygulayacağım planı düşünüyorum. Eklemeler, çıkarmalar yapıyorum. Arada da dalıyorum galiba. Çünkü zaman zaman gözlerimi açtığımda yanımızda farklı bir araba oluyor. Bütün kuyruklar da aynı hızda ilerlemiyor işte. Bir keresinde bizim kuyruğumuz çok çabuk ilerlemişti, çünkü kontrol memurunun o gün çocuğu olmuş, çok sevinçliymiş. Annem de yanımızda akrabalarımız için getirdiğimiz çikolatalardan birini ona hediye etmişti.

Ama görünüşe göre, bu seferki memurumuzun çocuğu filan olmamış. Babam arabadan inip, gişeye doğru bakıp geliyor, “bütün arabaların bagajlarını didik didik inceliyor” diye anlatıyor. Artık hepimizin canı çok sıkılıyor. Ablam tabi ki uyuyor, benim gibi gündüz uyumamıştı ne de olsa. Ama ben de artık gözlerimi kapatıp, uykum kaçtığında hep oynadığım bir oyunu oynamaya karar veriyorum, uykuyu yakalama oyunu. Şimdiye kadar hiç kazanamadım. Ama bir gün uykuya geçişin nasıl olduğunu anlayabileceğime kuvvetle inanıyorum. Önce gözlerimi sıkı sıkı kapatıp, çıkan şekilleri anlamaya çalışıyorum. Çoğunlukla yıldıza benziyorlar. Renkleri de sarı ağırlıklı, ama başka renkler de var. Gözlerim kapalıyken bu kadar çok rengi nasıl görüyorum?

Düşünüyorum… Düşünüyorum…

Ve galiba uyku oyununda bir kez daha yenilmişim. Çünkü yeniden kendime geldiğimde, babam beni koltukaltlarımdan tutarak yürütmeye çalışıyor, halamların merdivenlerindeyiz. Hava hafif aydınlanmış. Yola çıkışımızın üçüncü sabahı oluyor anlaşılan. Ben önceden hazırlamış olduğum sözleri uyku sersemi bir sesle geveliyorum:

“-Ellerim çok kirli, yıkamam lazım…”

Annem,

“-Dur, daha kimse uyanmamış, halan yatakları açmış, önce biraz dinleneceğiz.”

Çok seviniyorum bu duruma. Ve uyuyabildiğim kadar çok uyumaya kararlı bir şekilde, yere serilmiş beyaz çarşaflı yatağa seriliyorum…

Bir ara annemin başımı okşamasıyla uyanıyorum.

“-Haydi kızım, kalk artık. Hepimiz kahvaltımızı ettik. Bir tek Erdem Abin senin gibi uykucuymuş, yeni kalktı. Kalk, sen de onunla kahvaltı et” diyor.

Yavaşça uyanıyorum. Ev sessiz.

“-Kimse yok mu başka?” diye soruyorum.

“-Enişten işe gitti. Halanın da pazarı varmış bugün, oraya çıktı. Ablan avluda. Yukarı mahallede oturan amcanla, küçük halanın çocukları da geldi demin, oyuna başladılar bile. Haydi kahvaltınızı edip, Erdem’le siz de çıkın avluya…”

Çok seviniyorum. En önemli kısmı atlatmışım. Kafamda kurduğum planı bir dahaki karşılaşmalara saklayabilirim.

Sabah işlerimi ve kahvaltıyı halledip, Erdem Abi’yle avluya çıktığımda, ablamı ve diğer abi ve ablaları konuşup kikirdeşirken buluyorum. O hemen yanlarına gidip şakalaşmaya başlıyor. Hepsi benden büyükler. Neyse ki ablam bana evde bazen kızsa da, orada hemen çağırıyor yanlarına,

“-Gel gel, fıkralar anlatıyoruz” diyor.

Dinliyorum onları. Bazıları çok komiğime gidiyor. Bazılarını pek anlamıyorum ama, belli etmemeye çalışıyorum. Sonra yerden yüksek oynanıyor, seksek, bazı adını bilmediğim oyunlar… Ve sonra mendil kapmaca. Bir keresinde ablam mendili kapmaya çalışırken, amcamın kızının elini tırmalıyor yanlışlıkla. Biraz söyleniyor ablama. Hepimiz onun başına üşüşüyoruz. Çizilen yerin kanayıp kanamadığına bakıyoruz. Bir şey yok sanki. O ara,

“-Bak çizmeyin Kerime’nin elini, yoksa bugünkü el incelemesinde halama fena yakalanırsınız. Halam onun ellerine bayılıyor, aynı kendisininkiymiş…” diyor abisi.

Şaşkınlıktan donakalıyorum. Kerime Abla hiç de şişman değil ama…

“-Yok yaa, onun izinden gidecek olan esas benim, bak şu parmaklara…” diye atılıyor Aynur Abla. O da gülerek konuşuyor.

Nasıl gülebiliyorlar böyle bir şeye? Onlar acaba halam gibi olmaktan korkmuyor mu? Ve beni daha da şaşırtarak, kendi ablam giriyor söze,

“-Oh be, beni ortaokula geçtikten sonra rahat bıraktı, yoksa her yaz buraya geldiğimde bana benziyorsun, deyip duruyordu”.

“-O zaman benim tek bir senem kaldı”, diyor Aytül Abla. Artık hepsi kahkahalara boğuluyorlar.

Ben sadece bakıyorum. Duyduklarıma inanamıyorum. Orada öylece dikilip kalmışım. İçimde oturan bir taş, ağır ağır kanatlanıp ağzımdan dışarı uçuyor sanki. Ablam fark ediyor sessizliğimi,

“-Ne oldu” diyor,

“-Aklına kötü bir şey mi geldi?”.

“-Yoo” diyorum usulca. Aklımdan çok şey geçiyor ama, hangisini söyleyeceğime karar veremiyorum. En sonunda, bambaşka bir şey söylüyorum:

“-Konuşmalarınızdan sıkıldım. Haydi artık mendil kapmacaya devam edelim…”

Yazan: Derya YILMAZ UÇAR

Reklamlar