Gecenin bir yarısı uyandı. Ter içinde kalmıştı. Başucundaki telefonun parlak ışığına gözlerini kısarak baktı. Saat daha iki buçuktu. Umutsuzluğa kapıldı. Doktorun dediklerinin hepsini harfiyen yapmıştı. Kaç akşamdır verdiği ilaçları hep saatinde alıp yatmıştı ama önceki geceler gibi yine sabahı edememişti. Üstelik uykuya dalmak için ne kadar uğraşmıştı. Yataktan bitkin bir halde adeta sürünerek çıktı, gidip pencereyi açtı. Sert ve soğuk ayaz ciğerlerine dolup nefesini kesti. Ter içindeki bedeni buz gibi soğuyunca ürperdi. Sessizliği dinleyip bir süre derin derin nefes aldı. Karanlığa bakarak öylece kaldı. Soğuktan titrediğini hissettiğinde pencereyi kapattı. Ne kadar zaman orada durduğunun farkında bile değildi.

Banyoya gidip ışığı yaktı. Aynada yansıyan görüntüsüne bakınca ürktü. Kendini tanıyamadı. Saçları kirli ve darmadağınıktı. Gözleri kıpkırmızı, altları mosmordu. Kaç yaşında göründüğünü düşündü. 38 gibi görünmediğine emindi. Belki 45-50 olabilirdi. Aynada yüzünü incelerken günlerdir kovmaya çalıştığı düşünceler kafasının içine yeniden doluşmaya başladı. Yaşanmamış saymaya çalıştığı, unutmaya uğraştığı her şey inatla beynini kemirmeye devam ediyordu. Midesinin bulandığını hissedince ‘Açlıktan olabilir mi’ diye düşündü. En son ne zaman bir şey yediğini hatırlamaya çalıştı. Aç karnına içip durduğu ilaçlar aynanın önünde duruyordu. Kutuların içindeki prospektüsleri çıkarıp ‘yan etkileri’ kısmını okudu. ‘Mide bulantısı yapar’ diye bir şey yazmıyordu. Mutfağa gidip dolapta yiyecek bir şeyler aradı. İçinde kurumuş peynir parçacıkları olan tabağı çıkarıp, ağzına bir kaç parça peynir attı. Peynirin tadı bir tuhaftı. Kaç günlük olduklarını bilmiyordu. Süt kutusunu alıp çalkaladı. Dibinde biraz vardı. Kafasına dikip içti.

Salondaki koltuğun üzerine yığılıp başını geriye yasladı. Mide bulantısının geçmesini dileyerek gözlerini kapadı. Kafasının içinde yine aynı melodi çınlıyordu; Süperlüks döşenmiş odaya girer girmez duyduğu Rachmaninoff’un 3. piyano konçertosu. Müzik sesi gittikçe yükseldi, yükseldi… Başını ellerinin arasına aldı kuvvetlice sıktı. Susmalıydı artık bu müzik. Dayanamıyordu bu sese. Bu ses yüzünden üç aydır uykusuzluk çekiyor, işine konsantre olamıyor, işe gitmek istemiyordu. İştahı da kesilmişti, yemek yiyemiyordu. Bir arkadaşının tavsiyesi ile eczaneden antidepresan bir ilaç almıştı ama fayda görmemişti. Avucunda hala tuttuğu prospektüsü fark etti. Acaba bu ilaçlar da mı işe yaramayacaktı? Kaç gün olmuştu başlayalı? Hesaplamaya çalıştı. Müzik sesi hesap yapmasına engel oluyordu. Dört müydü, beş miydi? Doktor, ‘Etkilerini göstermesi biraz zaman alır.’ demişti. Daha önce gitmediği ve kendi kendine ilaç alıp kullandığı için de kızmıştı. Bir haftalık rapor vermişti. 2 gün sonra işe başlaması gerektiğini hatırlayınca müzik sesi daha da hızlandı. ‘Belki bu ilaçların hepsini birden içmeliyim’ diye düşündü; ‘ o zaman kesin çözüm olur’. Düşüncelerinden korktu. Doktoru aramak geldi aklına. “İstediğin zaman ara” demişti. Hızlıca yatak odasına gidip komidinin çekmecesini panik içinde boşalttı. Doktorun kartını buldu. Tekrar saate baktı. 3’ü geçiyordu. Aramaktan vazgeçti. Doktorun verdiği ve aramasını önerdiği avukatın kartı gözüne ilişti. Aldı, bir süre elinde tutup, adrese baktı. İş yerine yakındı. Tekrar salona dönüp koltuğa oturdu. ‘Şiddetli Depresyon’ demişti doktor. Arkadaşlarının depresyon hikayelerini çok dinlemişti. Çoğunu ciddiye almaz, abarttıklarını, ilgi çekmeye çalıştıklarını düşünürdü. O hep çok güçlüydü.

Eski eşi geldi aklına. 9 yıllık evliliği 4 yıl önce bitmişti. Çocukları olmamıştı. Kariyer yapmak adına sürekli ertelemişlerdi. Belki bir çocukları olsaydı… Onu sevmiş miydi? Galiba evet. Çocuk konusunda yaşı yüzünden köşeye sıkışmaya başlayınca ayrılmayı kendisi istemiş, kocası hiç itiraz etmemişti. İkisi de işlerini ön planda tutmuş ilişkilerine emek vermemişlerdi. Yıllar onları birer yabancı yapmıştı. Boşandıktan sonra hayatına başkaları girmişti ama baş başa yenilen birkaç akşam yemeği veya beraber gidilen bir-iki haftasonu tatilinden öteye geçmemişti. Ailesini düşündü. Annesini daha üniversite yıllarındayken kaybetmiş, babası yalnızlığa dayanamayıp 5 yıl sonra tekrar evlenmişti. Onu suçlamıyordu. Haklıydı. Yapayalnız kalan adam İstanbul’a yanına gelip yerleşmek isteğini söyleyince yurtdışına gideceğim bahanesiyle reddetmişti. Kendi kendini yalnızlığa mahkum ettiği gerçeğiyle yüzleşmenin acısı yüreğini burkuyordu. Keşke zamanı geri çevirebilseydi. Şimdi ne kadar yalnızdı. Elindeki karta bir daha baktı. Korkuyordu yalnız başına mücadele etmeye. Ya hiç kimse kendisine inanmazsa ya işini kaybederse ya bir daha hiç iş bulamazsa ya herkese rezil olursa ya beş parasız kalırsa ya kirasını bile ödeyemezse. Kafasının içini kemiren bu sorularla kapkaranlık bir tünelin içinde ilerliyor gibiydi. Tünelden çıkmak için çabalıyor ama beklediği ışığa bir türlü varamıyordu. Işığı görmek ümidiyle adım atmak istiyor, cesaret edemiyor, elini tutacak birini arıyordu.

2 gün sonra…

Metrodan indi. Başını kaldırdı. 8 yıldır çalıştığı gösterişli, devasa binaya baktı. Döner kapıdan içeriye giren şık giyimli insanları incelerken birden paniğe kapıldı. Her yanı ateş gibi yanıyordu. Kalbi deli gibi atmaya başladı. Sanki bir el var gücüyle boğazını sıkıyordu, yutkunamıyordu. Olduğu yerde çakılıp kaldı. Arkasına bakmadan kaçmak istedi. Koşarak geçen biri omzuna sertçe çarpınca kendine geldi. Döner kapıdan içeri girdi.

Asansör 22. katta durdu. İndi. Masasına doğru yürüdü. İş arkadaşları bir haftadır neden işe gelmediğini sorgular gibi ona bakıp zoraki gülümsediler. Bazıları ‘hoşgeldin’, bazıları ‘geçmiş olsun’ dedi. Usulca koltuğuna oturdu. Masasının üstüne baktı, bir hafta önce bıraktığı gibiydi. Bir süre masada hareketsiz oturdu. Kafasını kaldırmaya korkuyordu. Yavaşça gözlerini kaldırıp koridorun sonundaki süperlüks döşenmiş odaya baktı. Kapısı açıktı. Acaba gelmiş miydi? Masa boş gibiydi. Biraz daha kafasını uzattı. Göremedi. Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Aniden çalan telefonun sesiyle irkildi. Endişeyle ahizeyi kaldırdı. Konuşanın ne söylediğinin farkında bile değildi. Sadece telefondan gelen müzik sesini duyuyordu. Melodi kulaklarında çınlıyordu; Rachmaninoff’un 3. piyano konçertosu. Tüm bedeni uyuştu. Elleri titriyor, midesi bulanıyordu. Panikle telefonu kapattı… Oradaydı…

Nefesini tutmuş halde uzunca bir süre kalakaldı. Bir karar vermeliydi. Çantasını aldı. Avukatın kartını çıkardı. Telefon numarasını çevirdi. Doktorun ismini vererek kendini tanıttı. Saat 13’e randevu aldı.

Yazan: Esin YILMAZ

Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde Müzikten Öykü kapsamında verilen Rahmaninov’un 3 No’lu Piyano Konçertosu üzerine yazıldı.

Reklamlar