Etiketler

, , , , , , ,

Julio Cortazar

Julio Cortazar

Latin Amerika edebiyatı yazar/öykü incelemeleri dizisinden Cortazar sunumu…
Hazırlayan ve sunan: Berrin VARGEL

ÖZET: ELE GEÇİRİLEN EV (Casa Tomada) (1946)

      Öykümüzün kahramanları atalardan kalma eski, çok geniş, anılarla yüklü bir evde yaşayan iki kardeştir.  Kırkına merdiven dayamalarına rağmen evlenmemişler, Irene bütün taliplerini geri çevirmiş, öykünün anlatıcısı erkek kardeş ise nişanlanmasına fırsat kalmadan kızcağız ölüvermiştir.

Sabahları yedide kalkıp öğlene kadar temizlik yaptıkları bu evde, “Öğle yemeğini yerken bu kocaman, kof, sessiz evle iletişim kurmak çok hoştu, evi salt temiz tutabilmek de bizim için yeterliydi.” der yazar. İki kardeş arasında dingin, yalın bir evliliğe benzeyen yaşamın, dedelerinin ninelerinin başlattığı çizginin kaçınılmaz sonu olduğuna inanırlar.

Yemekten sonra Irene yatak odasında örgü örer, adını bilmediğimiz erkek kardeş olan yazarımız zamanını daha çok Fransız edebiyatından bir şeyler okuyarak, ya da Irene’in örgü örüşünü seyrederek geçirir. Cumartesileri Irene’e yün almak için çarşıya indiğinde Fransız edebiyatından yeni bir şeyler bulmak için kitapçıları umutsuzca dolaşır, 1939’dan bu yana Arjantin’e okumaya değer bir şey gelmemiştir. Bu arada öykünün geçtiği yer ve zamanı hakkında fikir edinmiş oluruz.

Irene sürekli örgü örmektedir, bazılarını söküp yeniden örmektedir. Günlük hayatta kullanacakları şeyler örer, ama şifonyerin alt gözü onun ördüğü rengarenk şallarla doludur. Satmaya ihtiyaçları da yoktur. Çünkü çiftliklerinden her ay bir dolu para gelmektedir.

Yazar yaşadıkları evi çok ayrıntılı bir şekilde anlatır, esas olarak ev iki bölümdür:  Yatak odalarının, sofa, mutfak ve banyonun bulunduğu, günlük yaşamlarını geçirdikleri birinci bölümün dışında uzun bir koridor ve meşe bir kapıyla ayrılan oturma, yemek odası, kütüphane ve üç ayrı odanın da olduğu ikinci bölüm. İkinci bölüme sadece temizlik yapmak için girerler. Eşyaların üzerinde inanılmaz toz birikir. Buenos Aires’in temiz bir şehir olmasını içinde yaşayanlara borçlu olduğunu düşünür yazar.

Sonra birden olanlar olur. Yazar mutfağa mate yapmaya gittiğinde halıya devrilen bir sandalye ya da bir konuşmanın boğuk mırıltısına benzeyen bir ses duyar. Hemen atılıp kapıya abanır ve sürgüyü kapatır. Sonra sanki bir şey olmamış gibi matesini yapar, elinde tepsiyle Irene’in yanına gider ve “Meşe kapıyı kapamak zorunda kaldım, arka bölüme el koydular” der. Irene’in tepkisi de tuhaftır: “Öyleyse bundan böyle bu bölümde oturacağız demektir” der.

Ele geçirilen ikinci bölümde çok şeyleri kalmıştır. Fransız edebiyatı koleksiyonu da bunların arasındadır. Ama bu işin bazı yararları da olmuştur, temizlik artık daha kısa sürmektedir. Yazar kitaplar ikinci bölümde kaldığı için babasının pul koleksiyonunu düzenlemeye başlar. Örgü örnekleri ve pullar dışında işleri ve sohbetleri kalmamıştır. Yazar şöyle der: “Keyfimiz yerindeydi. Yavaş yavaş düşünmeyi de kestik. İnsan düşünmeden yaşayabiliyor.”

Geceleri ev çok sessizdir, odalarının arasında oturma odası olmasına rağmen birbirlerinin soluk alış verişlerini bile duyarlar. Gündüzleri ise özellikle ele geçirilmiş bölüme bitişik olan mutfak ve banyoda ellerinden geldiğince yüksek sesle konuşmaya çalışırlar.

Kaçınılmaz son nihayet gelir. Bir gece yatmadan önce mutfağa gideceği sırada mutfaktan ya da banyodan gelen sesler duyar. Artık meşe kapının bu tarafındadırlar, mutfak ya da banyodadırlar. Yaşadıkları bölümü de ele geçirmişlerdir. Irene’in kolundan tuttuğu gibi demir kapıya sürükler. Antrededirler. Yumak kapının öteki tarafında kalmıştır. İrene örgüyü de elinden bırakır. Gecenin saat on birinde hiçbir şeylerini alamadan üstleri başlarıyla sokaktadırlar. Yazar şöyle söyler sokak kapısını kilitleyip anahtarı mazgallı deliğe atarken: “Neme gerek, zavallı bir serserinin içeri girip evi soymaya filan kalkmasını istemezdim. O saatte hem de ev ele geçirilmiş durumdayken.”

ELEGECİRİLENEV

İNCELEME: ELE GEÇİRİLEN EV

Öykü sakin bir anlatımla başlar, fakat içinde insanı huzursuz eden bir atmosferi sürekli hissettirir. Atalardan kalma evde yaşayıp onların geleneklerini devam ettiren, hali vakti yerinde, orta yaşlı öykümüzün kahramanlarının, neredeyse tümü evde geçen sıkıcı, rutin yaşamlarıdır anlatılan. Evleriyle o kadar bütünleşmişlerdir ki, ev onlar için midir, yoksa onlar evleri için mi yaşarlar?

Yazar ne kendisinin, ne de kardeşinin fiziksel özelliklerinden hiç söz etmez. Üstelik kendi ismini bile söylememiştir, fakat içinde yaşadıkları evi en ince detayına kadar anlatmıştır, planı çizilebilecek kadar. Bu çok ilginçtir. Acaba bu kadar iyi bildiğimiz atalardan kalma eski, çok büyük, anılarla dolu ev de içinde bir karakter mi barındırmaktadır?

Günlük işleri bittikten sonra İrene odasına çekilip sürekli örgü örmektedir. Neden bu kadar çok örmüştür, çekmeceler onun naftalinlenmiş, artık modası geçmiş kullanılmayan örgüleriyle doludur. Bu elinden hiç düşürmediği örgüsü, ipler bize bir şeyleri mi anlatır, onları geçmişe bağlayan, geleceklerini, yazgılarını da içeren bir simge midir?

Neden böyle çok temizlik yapmak zorundadırlar, neden bu kadar toz vardır? Bıraksalar şehir toz içinde kalacaktır. Gelmekte olan tehlike yavaş yavaş kendini toz olarak mı belli etmiştir?

Kim veya ne olduklarını bilemediğimiz gizli güçler ikinci bölümü sessizce, sinsice ele geçirirler:  sadece halıya devrilen bir sandalyenin ya da bir konuşmanın boğuk mırıltısından oluşabilecek bir gürültüyle. Kimdir bu güçler, insanı bu kadar tepkisiz kılabilecek? Nedendir bu kadar sakinlik, güçsüzlükten mi, çaresizlikten mi ya da onların gerçek yaşam alanlarına dokunmamıştır ondan mı?

Bazı eşyaları kalmıştır ikinci bölümde ama çok yaşamsal değildir onlar için. Kitapların ele geçirilen bölümde kalması ilginçtir, her baskıcı düzende ilk önce kitapların nasibini alması gibi. Burada yazarın şu sözleri çarpıcıdır: “Keyfimiz yerindeydi. Yavaş yavaş düşünmeyi de kestik. İnsan düşünmeden de yaşayabiliyor.”

Onlar bu şekilde yaşamlarını sürdürmeye devam ederler, fakat korku içinde, özellikle ele geçirilen bölümlerin yakınlarında ellerinden geldiğince yüksek sesle konuşmaya çalışmaları, korkularını bastırmak için midir? Geceleri en ufak bir seste uyanmaları, uykusuzlukları bu tedirginlikten mi kaynaklanır?

Sonunda korkulan gerçekleşir. Mutfak, banyo, oturma odası derken kendilerini kapının dışında bulacaklardır. Artık yapacak bir şey kalmamıştır. Irene örgüsünü atmıştır, artık ipler başkalarının elindedir. Yazar da kapıyı kilitleyip anahtarları mazgal deliğine atarak yenilgiyi ve geriye dönüşün olmayacağını kabullenmiştir. Gecenin karanlığı onların da karanlığıdır.

casa-tomada

 PSİKOLOJİK İNCELEME: ELE GEÇİRİLEN EV

Cortazar, Edgar Allan Poe okumaya çocukluğunda başlamış, ileriki dönemlerinde onun öykülerini İspanyolcaya çevirmiştir. Doğaldır ki Cortazar’ın edebiyatını da çok etkilemiştir. Edgar Allen Poe’nun “Usher Evinin Çöküşü” öyküsüyle Cortazar’ın “Ele Geçirilen Ev”i arasında bazı benzerlikler bulunur.

“Usher Evinin Çöküşü”nden kısaca bahsedelim: Soylu bir ailenin son temsilcileri olan orta yaşlardaki evlenmemiş biri kız, diğeri erkek ikiz kardeşlerin ailelerinden kalma çok eski, büyük, çürümekte olan malikaneleriyle bütünleşmiş öyküleridir. Kız kardeşte kalıtımsal bedensel, erkekte ise ruhsal rahatsızlıklar vardır. Erkek olan o yaşlı, çürümüş evin çektiği bütün acıları bedeninde hissetmektedir. Öykünün sonunda iki kardeş de ölür ev de üzerlerine çöker.

Bu öyküde de Cortazar’ın evleriyle bütünleşmiş karakterlerini görürüz. Onlar da soylarının son temsilcisi, evlenmeyi reddetmiş, neredeyse iki kardeşin evliliği diyebileceğimiz bir yaşam sürmektedirler. Erkek kardeşin anlatımından Irene’e olan sevgisini anlayabiliriz, ama sanki bu sevgi kardeş sevgisinden öte bir şeydir. Ondan büyük bir sevgiyle bahsetmesi, yüceltmesi, onun örgü örüşünü seyretmesi… Bir bölümde şöyle söylüyordu yazar: “Benim içinse saatler onu seyretmekle geçiyordu. İnce gümüş balıklara benzeyen elleri, yün şişlerinin yanıp sönmesi, yerde bir iki yün sepeti, sıçraşan yumaklar. Çok güzeldi.”

Buradaki bastırılmış ensest ilgiyle ilgili üç farklı süreçten söz edebiliriz: Bilinçsiz, yarı bilinçli ve bilinçli. Başlangıçta bilinçsiz bir durum söz konusudur. İkinci bölümün ele geçirilmesinden sonra her iki karakterin de uykuda çıkarttıkları sesler, birbirlerinin soluk alıp vermelerini duymaları, uykusuzluklar yarı bilinçli bir durumu anlatır. Evin tümüyle ele geçirilmesinden sonra yazarın Irene’i kolundan tutup çıkarması, sonra elini beline dolaması ise artık bastırılmış bütün duyguların dışarıya çıkmasıyla kendini gösteren bir bilinçlilik halini temsil eder. Yıllarca içinde yaşadıkları ev onları kusarcasına dışarı atmış ve onları özgür kılmıştır.

Öyküyü farklı şekillerde yorumlayabiliriz. Politik, psikolojik… Yazar düşüncelerimizi netleştirebilecek kesin kanıtlar vermemiştir bize. Belki esas istediği budur. Sanıyorum öyküyü ilginç kılan özelliklerden birisi de bu belirsizliktir.

Cortázar_Foto de José Gelabert

JULIO CORTAZAR

     Kızılderili bir anne ve Arjantinli bir babanın oğlu olarak 1914’de Brüksel’de dünyaya gelir. Arjantin’e göçtüklerinde henüz dört yaşındadır. Evde Fransızca konuşulduğundan İspanyolcayı Arjantin’de öğrenir.  O da son zamanlarda okuduğumuz pek çok yazar gibi baba yönünden şanssızdır, altı yaşındayken onları terk eden babasını bir daha görmez. Hastalıklı, içe dönük, hayal dünyası çok geniş bir çocuktur. Çok küçük yaşlarda Jules Verne’in kitaplarıyla tanışır. Edgar Allan Poe öykülerini ilk okuduğunda ise henüz dokuz yaşındadır. Annesi onun fantastik dünyaya olan ilgisini hep desteklemiş, ona okuması için kitaplar vermiş, fakat Edgar Allan Poe okumak için fazla küçük olduğunu söylediğinden, Cortazar bunları gizli gizli okumuştur. Annesi haklıdır, çok korkmuş, üç ay hasta gibi dolaşmıştır.

1938’de ilk şiir kitabı Varlık yayımlanır. Eğitimini tamamladıktan sonra Fransızca edebiyat öğretmenliği, yayınevi yöneticiliği yapar, dergilerde eleştirel sanat yazıları yazar. Üniversitede öğretim görevlisiyken Peron yönetimine karşı yapılan bir eyleme katılınca hapse girer. 1951 yılında araştırma bursuyla gittiği Paris’den bir daha dönmez. Aynı yıl Bestario (Hayvan Öyküleri) adlı ilk öykü kitabı yayınlanır. Aslında dokuz yaşından beri öykü yazmaktadır Cortazar, fakat ilk öykü kitabı yayınlandığında otuzüç yaşındadır. Öyküleri belli bir olgunluğa erişmeden onları yayınlamamış, daha önce yazdıklarının çoğunu yok etmiştir.

Aldığı burs bitince hayatını sürdürebilmek için Unicef’de çevirmen olarak çalışmaya başlar. Bu arada Robinson Crusoe’yi ve Edgar Allan Poe’nin öykülerini İspanyolcaya çevirir.

Başta Seksek olmak üzere, Oyunun Sonu, Gizli Silahlar, Kazananlar, 62 Maket Seti, Manuel’in El Kitabı, Mırıldandığım Öyküler gibi pek çok eser verir. Cortazar biçim ve anlatıda sürekli arayış içindedir. 1963 yılında yazdığı Seksek onun başyapıtı sayılır. Geleneksel anlatım biçimlerini altüst ettiği bu romanda okuyucuya iki yol önermiştir: Sıradan okuyucu için yüz elli bölümden oluşan kitabın elli altı bölümünü okuması yeterli olacaktır. Fakat daha farklı bir okuma için kitap yetmiş üçüncü bölümden başlayıp, her bölümün sonunda belirtilen bölümlere gidilerek aynı seksek oyununda olduğu gibi bölümden bölüme sıçrayarak okunacaktır. Açık uçlu bir romandır. Gerek romanlarında gerekse öykülerinde kurgunun çözülmesinde okurun katılımını ister. Nitelikli edebiyat ürünlerinin paylaşıldıkça asıl anlamlarını kazandığını, yoksa yalnız kalacaklarını düşünür.

cortazar2

Kedisever, cazsever, mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, fotoğrafçılık ve sinema tutkunudur. Cortazar’ın en meşhur öykülerinden biri olan Büyüme 1966 yılında İtalyan yönetmen Antonioni tarafından Blow-Up adıyla sinemaya uyarlanmış, bizde de Cinayeti Gördüm adıyla gösterilmiştir. Mırıldandığım Öyküler kitabını çeviren Tomris Uyar şöyle der Cortazar için:  “Öbür Latin Amerikalı yazarlara pek benzemiyordu.  Arjantin’in turistik özellikleri hiç ilgilendirmiyordu onu.  Çağdaş bir Edgar Allan Poe sayılabilirdi, biraz da Borges’in emmioğlu gibi biri. Süzme bir entellektüeldi ve hiç ödün vermiyordu. Yetkin bir yazarın yersiz yurtsuz olduğunun, ille de belli bir ulusal kültürün sözcülüğünü üstlenmesi gerekmediğinin en görkemli kanıtlarından biriydi.”

cortazar1976

Cortazar 1951’den sonra ülkesine dönmez, hayatını Paris’te sürdürür, fakat bütün kitaplarını İspanyolca yazar. Sosyalist, aydın bir yazardır, Küba devrimini, Şili’de Allende’yi, Nikaragua’da Sandinista gerillalarını desteklemiştir. Yaşamının son yıllarını neredeyse tümüyle insan haklarına ve Latin Amerika’nın sorunlarına adar. 1984 yılında yapılan bir söyleşisinde bu uğraşlarından bahsederek, yazma konusunda kendisini eskisi kadar özgür hissetmediğini söyler ve şöyle der: “Demem o ki otuz yıl önce aklıma ne gelirse yazar, yazdıklarımı sadece estetik ölçütlere göre değerlendirirdim. Şimdi her şeyden önce bir yazar olduğum için yine estetik ölçülere göre değerlendirmeye devam ediyorum, ama ben artık acı çeken, kafası Latin Amerika’daki durumla son derece meşgul olan bir yazarım. Dolayısıyla bu endişe bilerek ya da bilmeyerek yazılarıma da sızıyor. Aslında bunlar hala fantastik hikayeler. Taraflı, bugünkü deyimle angaje bir yazar için sorun yazarlığa devam edebilmektir. Eğer yazdıkları politik içerik taşıyan basit bir edebiyata dönüşürse bu alelade bir durum olur. Birçok yazarın başına gelen de budur bugüne kadar. Yani asıl mesele dengeyi kurabilmektir.”

Bildiğimiz gibi batı dünyasından 1930’larda Latin Amerika’ya giren sürrelizm (gerçeküstücülük) akımı, Latin Amerika’nın kendine özgü koşullarında büyülü gerçekçiliğe dönüşmüş, fantastik dünyayla gerçeğin birbirinden ayrılmadan harmanlandığı bu akım yirminci yüzyılda Latin Amerika edebiyatına damgasını vurmuştur. İlk örnekleri 1930’lu yıllarda verilse de dünyada duyulması 1960’lı yıllarda Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla olmuştur. Cortazar da bu akımın temsilcilerindendir ama, onun yazdıklarını sadece büyülü gerçekçilikle ilişkilendirmek yeterli midir? Cortazar büyülü gerçekçiliğin verdiği olanaklarla yetinmeyip simgeleri, metaforları, dil ve kurgu oyunlarını kullanmıştır. Bu arada Semih Gümüş şöyle der: “Aslında büyülü gerçekçilik içinden süzülmüş bir modernisttir Cortazar. Onun öyküleri ilk bakışta görünenin ardında anlatılanın öykülerin asıl katmanı olduğu, büyük ustalık metinleridir ki, bu özelliğini anlamak için çok yakın okumalar gerektirir. Cortazar, Latin Amerika edebiyatında ve öykücülüğünde modernizmin doruk noktasıdır.”

cortazar1

Latin Amerika öykücülüğünün en önemli temsilcilerinden biri, hatta kimilerince birincisi sayılan Julio Cortazar 1984 yılında Paris’te kan kanserinden hayata veda eder. Akromegali denen büyüme hastalığından muzdarip olan Cortazar’ın boyu öldüğünde iki metre on dört santimdir.

Son olarak Pablo Neruda’nın Cortazar için söylediklerine kulak verelim: “Cortazar okumamış insan bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır. Hiç şeftali yememiş bir insanın durumu gibi. Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır… ve belki de azar azar saçları dökülür.”

julio_cortazar_0

Reklamlar