Etiketler

, , , , , , , ,

Mario-Vargas-Llosa (1)Latin Amerika edebiyatı yazar/öykü incelemeleri dizisinden Llosa sunumu…
Hazırlayan ve sunan: Sevgi TARTICI

Jorge Mario Pedro Vargas Llosa
28 Mart 1936, Arequipa, Peru
Vatandaşlık: Peru, İspanya
Akım: “Latin American Boom” ‘El Boom’ Latin Amerikan patlaması
Önemli Ödülleri: 1995 Cervantes Nişanı, 2010 Nobel Ödülü, 2011 Aztek Şahini Madalyası (Orden Mexicana del Águila Azteca)

KİM BU LLOSA?

Annesi, evlendiğinde henüz 19 yaşındaymış ve evlenir evlenmez de Llosa’ya hamile kalmış. Kocası,  kadını, “hamileliğin sürecinde baba evinde daha rahat edersin,” diyerek köyüne yollamış ve sonra da bir daha aramamış. Yaşadıkları köy, tutucu, dindar insanların yaşadığı bir yer olduğundan, 28 Mart 1936’da Llosa doğduğunda, adamın kadının bir kusuru nedeniyle onu terk ettiği dedikoduları yüzünden köyde duramamışlar ve ailecek taşınmışlar. Bir süre sonra kadının ailesi, Llosa’nın babası Ernesto’yu bulmuş, ancak adam boşanmak istediğini söyleyip bir mektup yazıp karısına yollamış ve boşanmışlar.

Llosa, annesiyle..

Llosa, annesiyle..

Llosa 1946 yılına kadar dedesinin konsolos olarak görev yaptığı Cochabamba-Bolivya yetişir ve babasını hep öldü bilir. 1946’da dedesi görevi gereği Piura’ya gelince Lllosa ve annesi de yeniden buraya taşınırlar. Llosa’nın annesi bir gün Lima’da Ernesto’yla karşılaşır ve ondan sonra Llosa’ya, aslında babasının ölmediğini söyler ve böylece Lllosa babasıyla tanışır. Bu arada Ernesto bu on yılda Amerikalı bir kadınla evlenip iki çocuk daha yapmış ve o kadını da terk etmiş. 1947’de yeniden evlenirler ve Llosa annesi ve babasıyla yaşamaya başlar. Llosa, babasının yanında geçen bu Lima günlerini hayatının kökten değiştiği, kâbus gibi bir dönem olarak anlatıyor. Babası, annesini de kendisini de sürekli dövüp, hakaretler ediyor ve ne yazık ki, Llosa maruz kaldığı bu şiddete rağmen babasına sürekli olarak kendisini affetmesi için yalvarıyor. Llosa o günleri, “Kendimi bu şekilde küçük düşürüyordum” diyerek anlatır. İki yıl boyunca annesiyle defalarca evden kaçıyorlar ama her defasında babası Ernesto, annesini ikna edip eve geri getiriyor. Bu sırada bir Katolik Okulu’na devam eder ve en nihayetinde babası onu askeri okula verir ve evden kurtulur/ayrılır. Askeri okuldan sonra Lima’da San Marcos Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi görür. (Edebiyat ve hukuk eğitimi?)

Llosa-Mario-Vargas-005

Llosa 15 yaşındayken Lima gazetesi La Cronica’da muhabir olarak çalışmaya başlar. Takip eden yıllarda gazetecilik, Radyo-Televizyon yayıncılığı yapar,  “Cuadernos de Composiction” ile “Literatura” dergilerinin yayın kadrosunda yer alır ve bu dönemlerde yazılar yazmaya, edebiyatçı olma hayalleri kurmaya da başlar. 1952de yayınlanan ilk eseri ‘İnka’nın Kaçışı’ adlı oyunudur, ilk romanı da 1963te Paris’te yayınlanan Kent ve Köpeklerdir.

1955 yılında evlenmek için teyzesi Julia Urquidi ile kaçar, bu sırada Llosa 19 yaşında, kadın 32 yaşındadır. Babası onaylama amaçlı olsa gerek bunu “erkeksi/erkekçe bir hareket” olarak değerlendirir. Julia’dan 1964 yılında boşanır, 1 yıl sonra kuzeni Patricia ile evlenir ve 3 çocukları olur.

1959-66 arası 7 yıl Paris’te, 3 yıl Londra’da(1966-69) ve 4 yıl da Barcelona’da (1970-74) yaşar. 1975’te Peru’ya dönene kadar Avrupa ve ABD üniversitelerinde misafir profesör olarak edebiyat ve İspanyolca dersleri verir. Şimdilerde ise Madrid, New York ve yılda 3 ay gittiği Lima’da yaşar. (The Guardian) İspanya’da el Pais gazetesinde köşe yazıları yazıyor.

Mario-Vargas-llosa

1958-60 yıllarında İspanya’da Madrid Üniversitesi’nde burslu olarak edebiyat doktorası yapmış. Tezini 1971 (doktorasından 11 yıl sonra) senesinde savunmuş ve doktor ünvanını almış.

Tezinin konusu; Gabriel García Márquez’in Edebi Eserlerinde Dil ve Biçem. Tez epeyi ilgi çekiyor ve aynı yıl kitaplaştırılıyor. Fakat Llosa tezini kitaplaştırırken ismini adı García Márquez: Tanrılara baş kaldıranın/öldürenin hikâyesi olarak değiştirir. (historia de un deicidio;  ispanyolca’da ilahi olana başkaldıran gibi bir anlamı var.) Buradaki vurgu, Gabo’nun tarzı olan büyülü gerçekçiliğedir. Çünkü, Gabo, eserlerinde sosyal gerçekliği muhteşem bir şekilde eğip büküyor ve kendisinin ilah olduğu bambaşka bir dünya yaratıyor. Yani geleneksel tanrılara –ya da edebiyat tanrısına- başkaldırıyor.

Marquez ve Llosa

Marquez ve Llosa

LLOSA VE GABO İLİŞKİSİ

Gabo ve Mario “Angel Esteban & Ana Gallego” adlı kitapta bu ikilinin özel ve edebi ilişkileri anlatılıyor. Kitap,  60’lı yıllarda ortaya çıkan ve Latin Amerika Edebiyatı’nın dünyaca tanınmasını sağlayan boom hareketinin en önemli iki temsilcisinin (diğerleri de Arjantin’den Julio Cortázar, Meksika’dan Carlos Fuentes)  önce mektuplaşmayla başlayan, daha sonra sıkı bir dostluğa dönüşen ilişkisini konu alıyor. Márquez ve Llosa tanışmalarından kısa süre sonra birbirlerine büyük bir hayranlık duymaya başlarlar. Öyle ki, birbirlerinin eserlerini göklere çıkarır, birbirlerinden destek alırlar. Llosa’nın 1967’de aldığı ve Latin Amerika’nın Nobel’i olarak adlandırılan Romulo Gallegos (Venezuela’lı) ödülünü alırken bir araya gelirler. Bu destek ve karşılıklı alışveriş edebiyatla da sınırlı kalmaz. Ancak bu derin dostluk, gün gelir bilinmeyen bir nedenle bozulur. 1976 yılında Meksika’da birçok Latin Amerikalı sanatçı ve entelektüelin katıldığı bir film prömiyerinde bir araya geldiği ortamda Márquez, Llosa’ya seslenir, fakat karşılığında bir yumruk yer. Ve Llosa, “Patricia’ya Barselona’da yaptıklarından sonra ne cüretle beni selamlarsın?” diye bağırır Marquez’e. Márquez, Llosa ve Patricia arasında gerçekten ne geçtiği tam olarak bilinmemekle birlikte, iki arkadaş bir daha ne konuşur, ne de görüşürler. (Doğan ve Vatan Kitap) Llosa bir röportajında aralarındaki sorunun Gabo’nun siyasi fikirlerinden de kaynaklandığını söylüyor. Daha sonraları bu eğlence konusu ediliyor, hatta Gabo’nun bu olayı ti’ye alan sol gözünün mor olduğu bir fotoğrafı var.

marquez-mor-goz

Bu kitapta, Latin Amerika Edebiyatı ve edebiyatçılarından söz ederken “Padilla Olayı”na değinmemek haksızlık olur dediği için ben de kısaca buna değinelim istedim. Şair Heberto Padilla’nın soyadıyla anılan olay, 1968’de başlar ve etkisi 1971’de Padilla’nın “Castro Devrimi’ne muhalif bir yazar olmak ve yıkıcı faaliyetlerde bulunmakla” suçlanıp tutuklanmasıyla zirve yapar. Padilla’nın tutuklanmasına karşı çıkanlar Küba rejiminin Stalinleşmesinden sözederek protestolar düzenleeler. Mario Vargas Llosa, Carlos Fuentes, Jean Paul Sartre, Octovio Paz gibi birçok Boom yazarı ve aydın, Castro’ya verdikleri desteği geri çekerler. Toplanan elli dört imza arasında tek eksik imza Garcia Marquez’inki olur.

llosa-gabo

POLİTİK KİMLİĞİ

1960’da Llosa, Jean-Paul Sartre hayranı, varoluşçu ve devrimci genç bir öğrencidir. 1970’lerde Güney Amerika’da ve yaşadığı Kıta Avrupası’nda tanık olduğu radikal sol pratikler, Vargas Llosa’ya Sartre’ın ve onun üçüncü dünyaya ilişkin görüşlerini dünyaya örnek gösterdiği Frantz Fanon’un şiddet kullanmayı içeren devrim projelerinin büyük bir hata olduğunu düşündürdü (daha sonra bir yerde Sartre yerine Camus’nün ‘bireysel ahlak’ının önemini çok geç keşfettiğini yazar). 80’lerden itibaren siyasi görüşleri değişmeye ve Margaret Thatcher’ın iktisadi-siyasi ajandasını benimsemeye başlar.

mario-vargas-llosa-50

Yenidünya düzeninde, bir zamanlar Güney Amerika’nın diktatörlerine verilen ‘kötü adam’ rolü şimdi devrimci olmakta ısrar eden yerel halka layık görülüyordu. Vargas Llosa da Peru’nun geri kalmışlığını ve demokratikleşemeyişini kitlelerin tutuculuğuna ve değişim karşıtlığına bağlayan bir grup entelektüel fikir önderi arasına katıldı.  1992’de yazdığı Mayta’nın Öyküsü kitabı tam da bunu anlatan bir kitaptır. Paris’te bir sokak kahvesinde otururken gözü Le Monde’daki bir habere takılan kitabın anlatıcısı, Peru’da başarısızlığa uğrayan bir darbe girişimine dair haberi okurken darbecilerin liderinin gençlik arkadaşı olduğunu fark eder. Bu, Peru’daki bir grup fakir, mutsuz, hayatı kaymış insanın düzene ayaklanma girişimi Vargas Llosa için üçüncü dünyanın, hevesli ve iyi düşünülmüş yeni bir modernleşme hamlesine girişmek yerine kendi kendini yok etmesinin bir sembolüdür.))) Londra’da edebiyat dergileri  Vargas Llosa’nın bu kitabıyla ‘bütünüyle sağ kanada geçtiğini’ yazarlar. Bir yandan Thatcher’ın politikalarını destekliyor ama bir yandan da Augusto Pinochet gibi Güney Amerika diktatörlerinin Thatcher  ve en iyi dostu Ronald Reagan tarafından baş tacı edilmesine isyan ediyordu.

Peru’da 1990’da yapılan seçimlere Demokratik Cephe isimli liberal sağ koalisyonun lideri olarak katılan Vargas Llosa, daha sonra ülkede bolca hırsızlık yapıp Peru’dan kaçan ve ancak yıllar sonra yakalanan bir başka siyasi lidere, Alberto Fujimori’ye yenilir. Bu kampanyada yürüttüğü söylem Türkiye ’de Tansu Çiller’in savunduklarına benziyordu: Teröristlere karşı sıfır tolerans içeren bir operasyonla ülke ‘güvenli’ hale getirilecek, bir yandan da ekonomik reformlarla modern bir piyasa ekonomisine dönüştürülecekti.

2000 yılında yayımladığı romanı Teke Şenliği hakkında Le Monde Diplomatique’de yazan Ignacio Ramonet Vargas Llosa’nın gerçekte bütünüyle bir ‘çelişki’olduğunu yazar. Siyasette ne kadar sağcıysa, edebiyatta Teke Şenliği gibi kitaplarında yaptığı deneylerle bir o kadar yenilikçiydi. Teke Şenliği’nde, Dominik Cumhuriyeti’nin diktatörü Rafael Trujillo’yu devirmeye çalışan bir grubun başarısızlığa uğrayan girişimiyle; Trujillo’nun evinde düzenlediği âlemlerin birinde tecavüz ettiği bir küçük kızın bugün ABD’deki yaşantısında sahip olduğu karmaşık psikolojiyi iç içe geçirir. Nobel Komitesi’nin ödül gerekçesinde bahsettiği “iktidar yapılarının haritasını” çıkarıp “bireysel direniş, isyan ve yenilginin etkili tasvirini” yaptığı son büyük kitabı da budur. (Radikal)

The Wall Street Journal  Röportajında da; ’’ İşgalden sonra Irak’a gittim. Saddam Hüseyin’in oğullarıyla ilgili Trujillo’nun oğullarınınkine benzer hikâyeler duydum. Sokaklardan alınan kadınların otomobillere konulup, birer nesne gibi sunulduğunu duydum. Bu fenomen, farklı kültürler ve dinler olsa da birbirinin aynı. Diktatörlük rejimlerinde acımasızlık hep aynıdır.’’ Irak işgaline önce karşı çıkmış ancak sonra Irak’a gittiğini, Saddam’ın Hitler ve Stalin gibi bir diktatör olduğunu ve şüphesiz, Saddam’sız Irak’ın, Saddam’la olduğundan daha iyi olacağını söyler. Başka bir röportajında da ‘’Chávez ile ciddi bir sorunumuz var, Chávez  tam bir demogog ve XIX. yüzyıl sosyalisti. Latin Amerika’daki demokrasi için istikrar bozucu bir güç, ancak kolay olacağını sandığı şey hiç de o kadar kolay gerçekleşmedi. Epey bir direnç söz konusu.” diyen Llosa’nın dönekliği, aşırı sağ-liberal siyasi kimliği ciddi tartışmalara konu olan ve Türkiye’de de yabancısı olmadığımız bir örnek bence. Yaşamını geçirdiği Paris, Londra ve bunun yanı sıra Küba ve SSCB’nin (Stalin dönemi) politikaları, Prag Baharı ve Padilla Olayının da politik kimliğinin değişmesinde etkileri olduğu söylenir ve bazı okurlarına göre en iyi eserleri liberal iklime geçmeden öncekilerdir.

KENT VE KÖPEKLER (1963) 

1963’te yayınlanan ilk romanı Kent ve Köpekler, Lima’da okuduğu (Leoncio Prado) Askeri Akademisi’nden dört ana karakterin psikolojileri çevresinde ilerler. Llosa, burada geçen ilk gençlik yıllarından da esinlenir. Vargas Llosa’yı dünyanın öbür ucundan Paris’te romanlar yazıp felsefe konuşarak geçireceği yeni bir hayat yaşamaya iten etmenlerin en önemlisi, Lima’daki kasvetli, içe kapalı, erkek egemen ve dünya-düşüncesinden kopuk ‘askeri yaşantı’dır. İspanyolca’da o yıl yazılmış en iyi romana verilen Biblioteca Breve Ödülü’nü 1962’de alan Kent ve Köpekler’in bin adet kopyasının akademinin bahçesinde, resmî bir tören eşliğinde yakıldığı söylenir. (Radikal)

YÜZBAŞI VE KADINLAR TABURU (1973)

KİTABIN ARKA KAPAĞINDAN: Peru Ordusu’na mensup askerler izin günlerinde çevre köy ve kasabalardaki kadın ve kızların ırzına geçmektedir. Askerlerin bu cüretkarlığına halkın tepki gösterip “isyan” etmesinden çekinen generaller çözümü askerler için bir genelev açmakta bulurlar. Ve subayların sicil dosyalarına bakarak görev bilinci çok gelişmiş, yöneticilik kabiliyeti çok yüksek, orduyu ve vatanını çok seven bir üsteğmeni bu işle görevlendirirler. Üsteğmen içki içmeyen, kumar oynamayan, karısından başka hiçbir kadınla beraber olmayan, “mahcup” diye tanımlanabilecek biri olmasına rağmen “emir verildiği için” görevi kabul eder…Görev bilinci ve örgütlenme becerisi çok gelişmiş üsteğmen (terfi ederek yüzbaşı olur) büyük bir çabayla topladığı “hostes”lerle Peru Ordusunun cinsel ihtiyaçlarını karşılamaya; daha sonra generallerin “Peru Ordusu’nun en iyi çalışan kurumu” dedikleri “Kadınlar Taburu”na komuta etmeye başlar… “Hostes”ler diğer erler gibi içtimaya çıkıp, tekmil vermeyi öğrenirler.

Kitabın yazım tekniği okuyucuda şaşkınlık yaratan karmaşık bir yöntem. Şöyle bir teknik: yüzbaşılığa terfi eden P’ye görev yerini bildirmek üzere general randevu vermiştir. P generallerin odasında daha onlarla görüşürken bir yandan da ve aynı ânda bu görüşmenin sonrasında olan ya da olacak olay durum ve diyaloglar akışa katılıyor. Bu, zamanda ileri-geri giden yazım tekniğine, paralel zamanlı hikâyeler deniyormuş ve okuyanlar; ilginç ve insanın dimağını uyanık tutan bir teknik olduğunu söylüyorlar. Radikal Gazetesinde okuduğum bir değerlendirmede; Tüm eserlerinde görülen bu ‘iç-geçişlilik’ özelliğinin, Llosa’nın girift zihinsel yeteneklerini gösterecek biçimde birbirlerine geçiş yapmaları olarak açıklanır.

ELEBAŞILAR VE HERGELELER (1953-55, 1965)     

Bu kitap,1953-56 yıllarında yazdığı içinde altı öykü bulunan Elebaşılar ve 1965 yılında Paris’te yazdığı Hergeleler’in 1979’da bir arada basıldığı bir yeniden basımdır.

Llosa 1979’da bu kitaba içindeki öyküler ve kendisiyle ilgili bir önsöz yazar. Elebaşılar’da bulunan 6 öykü, Lima’da öğrenciyken yazdığı pek çok öyküden sadece bir kaçı. Llosa, bu öykülerin pek değeri olmadığını ancak edebiyata çok değer verdiği halde, bir gün yazar olacağını düşünmeden yazdığı öyküler olması nedeniyle sevdiğini söyler. Llosa o yıllarda çok sıkı bir okuyucuymuş. Karamozov Kardeşleri bir günde, Henry Miller’in Oğlak Dönencesini bir gecede okuma becerilerine sahipmiş. Faulkner’in Yaban Palmiyeleri, Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı da okuduğu ve hayran olduğunu söylediği kitaplardan. (Oğlak Dönencesi,368 sayfa, 1961’de ABD’de yayınlandığında müstehcen diye dava açılıyor, 1964’te yüksek mahkeme bunun bir edebiyat çalışması olduğuna karar veriyor. bizde de 1985’te can yayınları ilk yayımladığında ‘müstehcen’ diye toplatılıp, dava açılıyor ve 2,5 yıllık dava sonucunda kitaplar yakılıyor. 1991’de yazarın 100. yılı şerefine bu kitap yeniden yayımlanıyor; ‘’mahkeme kararını da kitabın başına ekliyoruz yasalarımıza göre, “karara bağlanmış davalarda verilen karar örneklerinin yayımlanması, herhangi bir suç oluşturmuyor”. işte bu mahkeme kararında belirtilen ve suç öğesi taşıdığı saptanan cümlelerin üzerini siyah kalın bantlarla kapattık. Böylelikle suç öğelerini kitaptan kaldırmış olduk.:) )

O yılları ‘Çok genç yaşta evlenmiş üniversitedeki derslerim dışında bir de geçim derdine düşmüştüm. Onca iş arasında nasıl okuyabiliyordum?’ diye şaşırarak anlatmaktadır. Her yer ve durumu değerlendirebilen ve ne olursa olsun, okuduğuna odaklanınca etrafını kesinlikle duymayan bir özelliği varmış. (Sonradan yitirmiş)

Elebaşılar ve diğer öykülerinin okuduğu bu kitaplar ve yazarlarından etkiler taşıdığını söyler. Elebaşılar’da, Piura’daki okulundaki bir protestoyu anlattığını ama öykünün,  aslında, onu yazarken okuduğu Malraux’un Umut romanının uyumsuz bir yankısı olduğunu söyler.  ‘’Faulkner hoşuma gidiyordu ama Hemingway’i taklit ediyordum. Hemingway üslupta yalınlık ve nesnellik öğretiyordu insana.’ der.

Kitaptaki, Düello öyküsüyle bir Fransız bir derginin açtığı Peru öyküleri yarışmasında birinci olur ve Paris’te, Napolyon Otelinde 15 günlük tatil kazanır. O yıllar Llosa’nın, Sartre hayranı olduğu yıllardır ve o gezide Sartre’ı değil ama Camus’yü görür, ayaküstü konuşur.

Küçük Kardeş, o dönemde tutkunu olduğu Western filmlerinin motiflerini taşır. O zamanlar kendisinin de eleştirdiği, korkunç toprak ağalarının elinde anaları ağlayan köylüler/yerlilerle ilgili (eleştirmenlerce ‘dünyevi’ olarak nitelenen) yazmanın sanat ve dil kaygılarından uzak olmasını aldatıcı edebiyat olarak adlandırır ve bu öykülerden nefret ettiği halde bu öyküsünün onlara benzediğini söyler.

Llosa bu öykülerinde bir kurum olarak ‘mahalle’yi yazmıştır. Lima’daki yetişme çağlarında mahalle ilişkilerinin kıymetli olduğunu söyler ve kızlarla erkeklerin kendi bölgeleri içindeki dayanışmasının gerçekleştiği büyülü oyun mekânları olarak tanımlar. (Burada bugün Lima’da da mahalle’lilik dayanışmasının kalmadığını ama eskiden motosiklet- araba hatta bisikletlerinin olmayışının gençleri o dar mekânda birbirleriyle sıkı bir ilişki ve dayanışmaya sokar (ABD’deki çeteler gibi değil)  Ama o zamanlar ülkenin aç insanlarla dolu olduğu, diktatoryal yönetimlerin başta olduğu gibi gerçeklere gözlerinin kör olduğu ve yaz tatillerinde daha çok eğlenmek, kızlar, futbol, dalgalara binmek ve daha güzel dans etmekten başka dertlerinin olmadığını söyler. Yine de Llosa, Miraflores’te yaşamanın ve bir ‘mahalle’li olmanın şans olduğunu ‘benim nasibime düşen çocukluktan en sıcak anılarım Bir Pazar Günü’nü yazdığım ‘mahalle’ kültürüyle ilgili olanlardır’ diyerek yad eder.

Yine ‘mahalle’lilik temasıyla yazmaya başladığı Hergeleler öyküsünü, 1965’te Paris’te on iki kez yazdığı ama bir türlü içine sinmediği için tamamlayamadığı sırada, And Dağlarında yeni doğan bir bebeğin bir köpek tarafından hadım edildiği haberinden çok etkilenerek, ikisini harmanlayarak yazdığı bir öykü. “Bu yara, zamanın kapatacağı yerde giderek deştiği garip bir yaradır.” der. Öyküde, anlatıcı hepsini kapsayan çoğul sestir, ‘mahalle’. ‘Hergeleler’in anlatılmaktan çok şarkı gibi okunan bir öykü olmasını istiyordum, bu yüzden de her bir heceyi, anlatım nedenlerinin yanı sıra ses uyumu nedenleriyle de seçiyordum; nedendir bilmem bu öyküde gerçeğe benzerliğin okuyucunun okuyor değil de dinliyor izlenimi edinmesine bağlı olduğunu hissediyordum: öykü, kulaklarından girmeliydi okuyucuya.’ Llosa bu öyküye gelecek, bir sosyal sınıfın iktidarsızlığı, az gelişmiş dünyada sanatçının eli-kolu bağlı kalması durumu, öykücünün yeteneksizliğinin mecazî anlatımı gibi yorumlardan birinin (aslında amacının bu olmamasına rağmen) doğru sayılabileceğini söyler ve; ‘’yazarken öğrendiğim bir şey varsa o da, bu işte hiçbir şeyin hiçbir zaman tümüyle açık seçik olmadığı: gerçek yalan olabiliyor ve yalan da gerçek ve hiç kimse kimin için çalıştığını bilmiyor. Kesin olan edebiyatın sorunları çözümlemediği (hatta onları yarattığı) ve insanları mutlu etmek yerine onları mutsuzluğa doğru ittiği. Bütün bunlara rağmen bu, benim yaşam tarzım ve onu hiçbir şeye değişmem…’’ der ve 2010’da Nobel ödülü konuşmasında da kendini Mark Twain’in Prens ve Dilenci kitabındaki prensle karıştırılan dilenci gibi hissettiğini söyler…

Edebiyat; yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları hayattan memnun olan insanlara hiçbir şey söylemez. Edebiyat asi ruhları besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olanların sığınağıdır. İnsan mutsuz olmamak ve bütünlenmek için edebiyata sığınır. La Mancha kırlarında kemik torbası Rosinante ve şaşkın Şövalye’yle birlikte at sürmek, Kaptan Ahab’la birlikte bir balinanın sırtında denizlere açılmak, Emma Bovary ile birlikte arsenik içmek, Gregor Samsa’yla birlikte böceğe dönüşmek: Bütün bunlar; kendimizi bu hak tanımaz hayatın, benliğimizi saran birçok özlemi dindirebilmek için birçok farklı insan olmak istememize karşın bizi hep aynı insan olmaya zorlayan hayatın yanlışlarından ve dayatmalarından arınmak amacıyla icat ettiğimiz yollardır.

mariovargasllosa-80s

ESERLERİNİN ÖZELLİKLERİ

Latin Amerika’nın kır ve kent yaşamını, değişik insanlarını anlatan romanlarında kendine özgü bir üslup kullandı. Gerçekçiliği ve anlatımdaki ustalığıyla (‘iç-geçişlilik’) başarı kazandı. 2010 Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi de ödül gerekçesini: “Kişisel direniş, başkaldırı ve yenilginin keskin resmini ve güç yapılarının şemasını çizdiği için” şeklinde dile getirmiştir.

ESERLERİ

Öyküler

-Başkanlar
-Elebaşılar Hergeleler (1953-56-1965,1992)

Roman
-Kent ve Köpekler (1963, 1984)
-Yeşil Ev (1966, 1984)
-Köpek Yavruları (1967)
-Katedralde Konuşma (1974)
-Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu (1973, 1988)
-Mayta’nın Öyküsü (1992)
-And Dağları’nda Terör (1993)
-Julia Teyze (1977, 1994)
-Don Rigiberto’nun Not Defterleri (1999)
-Masalcı (1996)
-Palomino Molero’yu Kim Öldürdü (1986, 1991)
-Üveyanne’ye Övgü (1994)
-Dünyanın Sonunu Getiren Savaş (1982)
-Teke Şenliği (2003)
-Kelt Rüyası
-Cennet Başka Yerde

Oyunlar
-İnkanın Kaçışı (1952)
-Tacnalı Bayan (1981)

Edebiyat Eleştirisi

-Garcia Marquez: Bir Tanrı Katilinin Öyküsü (1971)
-Sonsuz Cümbüş: Flaubert ve Madam Bovary (1975)
-Sartre ve Camus Arasında (1981)

(Peru’nun en ünlü parçası El Condor Pasa, bestecisi, Daniel Alamia Robles (1913))

vargas-llosa

Reklamlar