Etiketler

,

Ahmet Ümit söyleşisi

Ahmet Ümit söyleşisi

28 Mart Cuma akşamı atölye konuğumuz polisiye roman yazarı Ahmet Ümit’ti. Öncelikle belirtmeliyim ki kendisini yakından tanıyıp sohbet etme imkânı bulmak gerçekten çok güzeldi. Türkiye’nin en çok okunan ve sevilen yazarlarından biri olmasına rağmen Ümit oldukça tevazu sahibi. Katılımın çok yüksek olduğu etkinlik yazarın samimi ve esprili tavırlarıyla son derece keyifli geçti.

Bu sıcak sohbete dair aktarımlarım;

Ahmet Ümit henüz daha lise yıllarındayken tanışmış politik mücadeleyle. Üniversite okumak için büyük şehirlere ve yurtdışına giden ağabeylerinin getirdiği kitaplarla tanımış dünyayı.

Yazmaya 1982 yılında bir öyküyle başlamış, aslında yazar olmak aklımın ucundan bile geçmezken. O zaman 22 yaşındaymış ve yazdığı öykü kırk dilde yayımlanan bir dergide basılmış.Tabii edebi özelliklerinden dolayı değil, politik özelliklerinden dolayı. Ama bu ona bir cesaret vermiş. Böylece başlamış yazarlık yolculuğu. Eğitim için gittiği Moskova’da bir süre şiir yazmayı denemiş. Ve 89 yılında ilk kitabı yayımlanmış “Sokağın Zulası”, bir şiir kitabı.

Mutluluğun insanın kendi içiyle alakalı oluğunu anladım. Eğer birilerine haksızlık yapmazsam, canını acıtmazsam rahat uyuyabileceğimi öğrendim. Benim dışımdaki düşüncelerin de doğru olabileceğini ve hoş görülü olmayı öğrendim.

Yazar olmaya karar verdikten sonra yaptığım hesaplaşmamda tek doğrunun tekelimde olmadığını, farklı hayat biçimlerine saygı göstermem gerektiğini öğrendim.” diyor Ahmet Ümit12 Eylül dönemine ilişkin hissiyatıyla ilgili bir röportajında. Sevgili hocamız Nükhet Eren’in bu alıntıyla başlattığı sohbet Ahmet Ümit’in sözü devralmasıyla devam ediyor.

“12 Eylül döneminde ölebilirdim, hapse girebilirdim, şanslıydım ve hiç biri olmadı. Ama çok şey öğrendim ve çok hızlı bir olgunlaşma süreci yaşadım.

Cesaret, korkaklık, insanın karşılaşabileceği bütün duygularla, yüce olanlarla ve bayağı olanlarla her şeyle karşılaşabiliyorsun. Bunlar senin içinden geçiyor zaten, hangisini yapayım diye düşünüyorsun. Alçak olanlarla ve kahraman olanlarla karşılaşıyorsun. Aslında tam alçak da denemez, işkence görünce korkuyor konuşuyor insan, ne yapsın. Bütün bunlar bir yazar için muhteşem bir deneyim, yazarın malzemesi hayattır, insandır.”

Sanat bir aynadır, bu ayna hayata tutulur, insana tutulur. Bu aynada tabii ki saçınızı düzeltemezsiniz, makyaj yapamazsınız ama ruhunuzu görürsünüz. Bakarsınız ve “ben ne yaptım!”dersiniz veya “ben alçakmışım!” dersiniz ya da“doğru yapmışım” dersiniz. Yazdıklarınız yaşadıklarınızın yansımasıdır, nasıl yaşıyorsanız öyle yazarsınız. Edebi eserlerin hepsi bir aynadır, o aynada siz kendinizi bulursunuz. Ruhunuzu göstermiyorsa iyi değildir.

Ben devrimci oldum çünkü orada kendimi gerçekleştirebiliyordum, orada mutlu oluyordum, orada heyecan vardı, kendim için seçtim.

Yazarlığı seçerken de kendim için seçtim, yazmak politikadan daha fazla beni mutlu ediyordu. Aktif politik bir aktivist olmak yerine yazmak beni çok daha mutlu edeceğinden, yazmayı seçtim. Ama elbette politik dönemde yaşadıklarım yazma sürecimi doğrudan çok yakından etkiledi.

Polisiye roman yazmamın nedeni bu alanda bir boşluk olmasından dolayı değildi. Ben bilinçli olarak polisiye yazmaya başlamadım,  politik bir geçmişten geliyorum ve edebiyata bakış açım “edebiyatın bir misyonu olması gerektiği yönünde”.Yanlış olanları, eksik olanları, hatalı olanları düzeltmek gibi bir görevi olmalı edebiyatın. Politika da, felsefe de bunu yapabilir, bilim de, ahlak da bunu yapabilir fakat edebiyat bunu çok özel bir şekilde yapar. Bambaşka bir yolla, imgeler yoluyla yapar. Ve size ‘bunu yap’ demez ancak politika der,’bunu yapacaksın, şunu yapacaksın’diye emreder. Edebiyat sadece gösterir ve sizi aktif hale getirir. Edebiyat ‘bu hata’ veya ‘bu doğru’ demez size, gösterir ve siz karar verirsiniz.

Polisiye bir hayat sürdüm ve kafam hep öyle çalıştı. Dolayısıyla yazdıklarım da polisiye oldu. Edebiyat demek benim için polisiye demek.

“Polisiye Anglosaksonların işidir” diye batılıların söylediği bir yalan var. “İlk polisiye öykü Morgue Sokağı Cinayeti Edgar Allan Poe’ya ait” diye. Oysa bu bir yalanmış. Meğerse ilk polisiye öykü Tevrat’ta geçen Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesinin öyküsüymüş. Çünkü amacı, birbirinizi öldürmeyin. On emirden biri, öldürmeyeceksin! İkinci polisiye Sofokles’in “Kral Oedipus” u, bildiğiniz bir polisiye kurgudur. Ben daha sonra bu kurgunun aynısını alıp “Sis ve Gece”diye bir roman yazdım. Üçüncüsü bir Anglosakson’dur, dünyanın en büyük yazarlarından William Sheaksper “Hamlet, Macbeth, lll. Richard” bunların hepsi polisiyedir. Daha sonra Dostoyevski gelir.”Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler”polisiyenin en güzel örneklerindendir. Bunları okuyunca rahatladım. “Artık ben de polisiye yazabilirim” dedim.

Edebiyat türlerine baktığımız zaman ilk olarak destanları görürüz. “Gılgamış Destanı” ilk destandır. Sonra masallar, şiirler, tragedya diye devam eder ve bir yerde roman çıkar. Roman başta yoktur. Ve romanın önemli bir özelliği vardır ’ hayatta kalma’. O yüzden eski şairler romanı küçümserler. Çünkü roman saf değildir. Her dönem ayakta kalabilir.

Polisiye roman çıktığı zaman epeyce küçümsendi. Küçümsenme nedeni ise Rönesans anlayışının yıllarca hâkim olmasıydı. Neydi Rönesans anlayışı; “İnsan yüce bir varlıktır, zekidir, yaratıcıdır, güzeldir. O nedenle de insanoğlunun en anlamlı uğraşı olan sanat, güzellikle uğraşmalıdır.” Rönesans döneminde insanın güzellikleri anlatılırdı. “Estetiğin bir kategorisi olarak cinayet yer alamaz, sapıklık yer alamaz çünkü bunlar çirkin şeyler, insanın güzelliğini yansıtmayan şeyler, insanın ruh yüceliğini yansıtmayan şeyler. Çirkinlik olsa bile biz bu çirkinliği onun ruh yüceliği ile bir kontrast olarak verebiliriz”görüşü.Viktor Hugo’nun ” Quasimoto” sundaki  gibi. Kendisi kambur ve çirkin ama ruhu çok yüce.

“Cinayet, nedensiz kötülük, nedensiz sapıklık! Oysa insan böyle bir varlık değil. Bunları yapanlar ruh hastalarıdır.” Fakat sonra son derece bilinçli adamlar 2.Dünya savaşı’nda Japonya’ya atom bombası attılar. Dünyanın en gelişmiş insanları koskoca bir şehri tamamen yok ettiler. İşte ondan sonra polisiye romanın itibarı iade edildi. Çünkü insan iyi bir varlık değil. Hem iyi hem kötü bir varlık ama durduk yere kötülük yapabilecek de bir varlık. Örgütlü kötülük yapabilecek bir varlık. Dünyanın en tehlikeli hayvanları bile sadece karınlarını doyurabilecek kadar avlanırlar. Oysa insan…

2.Dünya Savaşından sonra özelikle Andrejit bunun altını çizmiştir. Artık bu tarihten sonra bu roman türüne olan önyargı silinmiş ve entelektüel polisiye romanlar yazılmaya başlanmıştır. 1968’den sonra Fransa’da, İspanya’da, Avrupa’da Polisiye Roman bir tür eleştirel, toplumsal eleştiri romanının yerini aldı. Çünkü bir toplumu anlamak istiyorsanız işlenen suçlara bakmalısınız.”Suç” toplumun DNA’sı gibidir. Oraya baktığınızda sınıf çatışmalarını, kültürünü her şeyini görebilirsiniz. Polisiye romanın böyle bir yanı vardır, her şeyi içinde toplayabiliyor, romanın bütün unsurlarını toplayabiliyor ama aynı zamanda çağa dair bir şey ortaya çıkıyor. Mesela ben beş sene sonra muhtemelen bu dönemi yazacağım. Olağan üstü bir malzeme. Casusiye çıkar. Çok ilginç konular, birkaç romanlık malzeme var.

“Kukla” adlı romanımda da Susurluk olayını anlatmıştım, olaydan tam altı yıl sonra. Konular bitmez. On bin yıl ömrüm olsa, on bin yıl yazsam sıkılmam. Aşktan çok daha fazla ilgi çekici malzemeler bunlar.

Bu topraklar çok enteresan, çok eski bir tarihe sahip ve üzerlerinde çok farklı milletler yaşamış. İkiyüzbin yıl öncesine dayanıyor bu toprakların tarihi, yâni doğuştan hepimiz çok kültürlüyüz..Dünya vatandaşı olarak doğuyoruz. “İstanbul’un taşı torağı altın değil, İstanbul’un taşı toprağı kültür”. Bunu anladığın zaman başka bir insan oluyorsun,anlamayınca da ….Çölün ortasına bir şehir kurabilirsin, Las Vegas’ta,Dubai’de yaptılar bunu ama 8500 yıllık bir kültür yaratamazsın.Burası uygarlığın beşiğidir,bunu fark etmeyen de insan değildir.,, başka bir mahluktur. Ama bu topraklar bunu bize veriyor. Bunu fark ettiğimiz zaman ırkçılık kalmıyor, dinsel fanatiklik kalmıyor. Çok kültürlü oluyorsun. Ortak tarih, ortak dil. Buna ulaştığımızda sorun kalmayacak. Ulaşabilecek miyiz acaba? Maalesef giderek “tekses”leşiyoruz.

Ahmet Ümit yazarlık hayatı boyunca sözlerinden en çok etkilendiği üç kadından da bahsediyor bize.

Bir yazar olarak duyabileceğim en güzel şeyleri bana üç ayrı kadın söyledi. Biri bir kanser hastasıydı, kendisine“Kar Kokusu “adlı kitabımı yollamıştım okuması için. Kitabı okuduktan sonra beni aradı ve “Biliyorsun zamanı belli değil belki ama ben ölümü bekliyorum fakat senin bu romanın sayesinde oradaki komünistlerle birlikte Moskova’ya gittim, dört beş gün ben de onlarla birlikte oralarda gezdim. Ne kanser ne ölüm geldi aklıma, bunun için sana çok teşekkür ederim”dedi. İkincisi bir rehabilitayon çalışması içerisinde kadınlar hapishanesini ziyaret etmiştim. Bir kadın söz aldı “Beyoğlu Rapsodisi” ni okumuş, dedi ki; “Ben onbir yıldır hapisteyim, hapishanenin dışındaki hayatı sadece nakil araçlarının tel örgülerinin arkasından gördüm. Ama bu kitap sayesinde üç günlüğüne de olsa, siz beni buradan kaçırdınız. Kahramanlarınızla beraber Beyoğlu ‘na gittim, oralarda dolaştım gezdim ve özgür oldum. Size çok teşekkür ederim.”Üçüncüsü kadın bir profesördü, Hititler üzerine çalışan seksen yaşlarında bir hanımdı. Hititoloji Bölümü beni fahri arkeolog seçti ve bana bir ödül verdiler. Bu ödül törenine gelmişti bu hanım da ve dedi ki ; “Ben ömrümün elli yılını Hititler üzerine çalışmaya adadım, şehirler buldum, tabletleri çözdüm fakat senin kitaplarını okuyana kadar Hititli bir kadın nasıl âşık olur, nasıl düşünür, nasıl yaşar bilmiyordum, sen bunları nereden biliyorsun? Sayen de ben de öğrendim, tebrik ediyorum seni.”

Ve son olarak yazarlığa dair fikrini öğreniyoruz.

Gençlik yıllarımda ben yazarlığı peygamberlik gibi bir şey olarak görürdüm. Bu gün de aynı yanlış yapılıyor. Bu gün biliyorum ki yazarlık öyle bir şey değil. Kunduracı ayakkabı yapıyor, yazar da kitabını yazıyor, o kadar mühim ve abartılacak bir şey yok.

Yazar romanını yazarken sırasıyla oradaki tüm karakterlere dönüşür. Yazar eğer bunu yapamazsa, okurun da karakterle kendini özdeşleştirmesi mümkün olmaz.

“Biricik” olmanın yöntemi yerel olmaktan, kendi kültürüne dayanmaktan geçiyor. Kendi kültürünüzün üzerinden evrensel bir yapıya ulaşabiliyorsanız ve bunu yepyeni bir biçimde sunabiliyorsanız eğer, işte bu sizi değerli kılar.”

Yazdığı gibi, sürükleyici ve içten konuşuyor yazarımız. Nasıl bittiğini anlayamıyor ve üzülüyoruz. Seviniyoruz da bir yandan, seni tanıdığımız ve bize çok şey kattığın için, Teşekkürler Ahmet Ümit.

Yazan: Gönül Ak

*

ahmetumit

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’nin Ahmet Ümit’e soruları:

** –  Polis arşivlerinden yararlanıyor musunuz?

AÜ –Hayır, çünkü kendi hayal dünyamı kullanmak çok daha iyi. Oralarda çok formal yazıyorlar. Bizde kişilerin işlediği cinayetler çok enteresan değil, devletlerin ve örgütlerin işlediği cinayetler çok daha sofistike.

Zeliha Özer – “Beyoğlu’nun en güzel Abisi” / Arka planda Beyoğlu’nun geçmişi ile ilgili olaylar, azınlıklar, şehir, gezi olayları hepsi var. Bu romana başladığınızda gezi olayları var mıydı?

AÜ-Yazmaya başladığımda gezi olayları yoktu. Roman Tarlabaşı’nda geçiyor. Beyoğlu’nu yazmamın nedenine gelince; 1994 yılından beri buradayım, Beyoğlu bence bir minyatür dünya, çok kültürlülüğün görüldüğü bir dünya,20.yy. başlarında seksen dil konuşulurmuş burada ne yazık ki şu anda böyle değil. Tek tipleştirme meselesi devam etmiş ve bu da çok kültürlülüğü ezmiş, biçmiş geçmiş. Ama hala daha çok kültürlülüğün izleri var. Çok farklı tipte insanlar yaşıyor burada ve çok fazla sirkülasyon var. Öğleni başka, akşamı başka buranın ve çok fazla malzeme var bir yazar için. Ve Beyoğlu’nun bir mesajının olduğunu düşünüyorum insanlara ”Çok kültürlü olun, bu güzel bir şey.”

Dikkatimi çeken bir şey vardı Beyoğlu’nda. Şehrin göbeğinde bir getto var, yoksul insanların son derce kötü koşullarda yaşamlarını sürdürdüğü, seks işçilerinin olduğu, uyuşturucunun satıldığı bir yer Tarlabaşı. Burasının neden böyle olduğunu yazmam lazımdı, işte bu düşünceyle yazdım bu romanı. Bir semtten yola çıkarak bir ülkeyi, bir dünyayı anlatmak. İnsana dair yanlış bir geleneği, yanlış bir kültürü anlatmak isteğimden doğdu bu roman.

Gönül Ak – Bab-ı Esrar / “Karen” tam bir yabancı karakteri ve siz bunu çok iyi yansıtmışsınız.Okuyucu onun davranış biçimlerinden, sözlerinden bir yabancı olduğunu çok net hissediyor. Bunu yabancı arkadaşlarınızın çokluğu ile açıklayabilir miyiz? Ayrıca bir kadın hissiyatını bir erkek olarak çok güzel ifade etmişsiniz. Empatinin de ötesine geçmiş.

AÜ – Çok yabancı arkadaşımın olması tabii ki bu gözlemimi kolaylaştırmıştır, bunun etkisi çok yüksek. Diğerine gelince, her kadının içinde bir erkek ve her erkeğin içinde de bir kadın vardır. Ayrıca benim çok sayıda eşcinsel arkadaşım var ve müthiş şeyler öğreniyorum onlardan. Çok eğlenceli insanlar ama arkadaş olduğunuza inanmaları lazım. Annem, karım ve kızımın da teknik anlamda çok faydaları var bana bu konularda.

Gönül Ak – Kitaplarınızla ilgili çok güzel tanıtım filmleriniz var, bu fikir nasıl oluştu ve bunların senaryolarında sizin katkınız nedir?

AÜ – Bunu Türkiye’de yapan ilk benim, benden sonra Orhan Pamuk yaptı “Kar” romanına.  Sinemanın edebiyata çok yakıştığını düşünüyorum. Kitapları anlatmak gerekiyor ve bu da tanıtım için iyi bir yol bence. Senaryo ile ilgili ben de fikir veriyorum, yönetmen kızım ve damadım zaten. Biz iyi bir ekibiz. Roman yazma sürecimde de tüm ailemle birlikte hikâyeyi yazacağım bölgeye gidiyoruz, geziyoruz, eğleniyoruz ve romanımı da bu şekilde yazıyorum. Çok eğlenceli oluyor anlayacağınız.

Sevgi Tartıcı – “Patasana” /  İki ayrı kolda devam ediyor roman ve çok fazla konuyu bir romanda toplamış olmanız bir bonkörlük bence. Cinayet, aşk, örgütler hepsi çok dikkat çekici. Hepsinin aynı romanda buluşması bir pazarlama tekniği midir, yayınevi mi ister, böyle bir ayrım var mı? Bu romanda kötülerin daha sonra iyi olduğunu gördük, iyinin de katil olduğunu gördük. Baştan belirgin olan şeyler daha mı iyidir, yoksa belirsizliği mi tercih etmeliyiz romanın başarısı için.?

AÜ – İyi edebiyatta, iyi sanatta bir formül yoktur. Sakın bir formülle yaratmayın ve yazmayınSanat demek, yapılmış olandan farklı bir şey yapmaya çalışmak demektir. Neyi anlattığınız önemli ama daha önemlisi nasıl anlattığınızdır. Picasso, kadını resmederken alnına bir göz koymuş olmasaydı, Rembrant’tan bir farkı olmazdı ve Picasso olamazdı. Onu özel yapan kendinden öncekilerden çok farklı bir form sunmuş olmasıdır. Edebiyatta da başarı öldükten sonra da okunuyor olmaktır. Alınan ödüller, kitaplarınızın filme çekilmesi bir başarı göstergesi değildir.Yazdıklarınız zamana direnebiliyorsa bu iyi edebiyat anlamına geliyor.  Hakiki eleştirmen, hakiki yargıç zamandır edebiyatta. Öyleyse farklı bir şey söylemeniz lâzım okuyucu açısından.

Çok okudum, Hititleri araştırdım ve benim doğduğum topraklarda Antep’te geçer o roman ve kitabın bonkörlüğü buradan geliyor diyebiliriz.

Işık Demirtaş – “Aşk Köpekliktir” /  Benim öyküden anladığım “En değerli aşk henüz yaşanmamış olandır.” Öyküdeki barmen Rafo’nun trajedisini de eklersek bu bir roman olur muydu?

AÜ – Roman olmazdı çünkü romandaki karakterler ve olaylar çok daha detaylı ve ayrıntılıdır. Belki novella (uzun öykü) olurdu.

Işık Demirtaş – Siz yazmaya başlarken kahramanlardan başlayıp kurguyu mu yaparsınız yoksa kurguyu yapar ona göre mi kahramanları oluşturursunuz?

AÜ – Genellikle önce kurguyu oluşturuyorum. İlk yazdığım öykülerde bir duygudan yola çıkıp yazıyordum. İlham perisi artık gelmiyor o nedenle çok çalışıyorum kurguyu yapmak için. Meselâ Bab-ı Esrar’ı yazarken başkarakterimi (önce gerçek olmayan bir hikâye anlatıp hepimizi şaşırtıyor ve güldürüyor) bulmaya çalışıyordum. Hem doğulu olsun hem batılı olsun, hem pozitivizmi anlatalım hem mistizmi anlatalım ve kadın olsun mu, olsun dedik. İşte böyle çıktı ortaya.

Nesrin Uçar – Kitaplarınızın isimlerinde “gece”  kelimesi dikkat çekiyor.”Sis ve Gece, Çıplak Ayaklıydı Gece, Bir Ses Böler Geceyi” buradaki “gece” vurgusu, karanlığın gizemi, insanların korunmasızlığı mıdır yoksa başka şeylerle mi ilintilendirmeliyiz?

AÜ – “Gece” Türkiye’deki karanlık dönem, rejimler, askeri diktatörlük ve devamını simgeliyor. Bir gece ilerliyor sokakta ve biz o gece içinde hayata devam ediyoruz. Gece saklıyor bizi ve koruyor ama aynı zamanda geceye karşı bir mücadele veriyoruz. “Çıplak Ayaklıydı Gece” ismine gelince,darbe olduğu zaman Fransızların bu darbeye dair yorumuydu bana bu ismi verdirten şey. “Türkiye’de askerler yönetime el koydu fakat tankların altına kadife döşediler.” diye bir yorum yapmıştı Fransızlar, buradan yola çıktım ben de. “Bir Ses Böler Geceyi” 12 Eylül dönemi sonrasıdır, ”Sis ve Gece” MİT ile askerler arasındaki çatışmayı anlatır ve bir yargısız infaz hikâyesidir. Burada “gece” bu politik rejim, diktatörlük dönemi ve karanlık dönemlere işaret eder.

Nesrin Uçar – “Sokağın Zulası”’ kitabından da bahsedelim mi?

AÜ – İnsan niye şiir yazar?  Rusların en güzel özelliği büyük yazarlarının, bestecilerinin, bilim adamlarının isimlerini veriyorlar sokaklarına, caddelere,

meydanlara, köprülere, bizdeki gibi değil yani. Rusya’da hava buradaki gibi değil, devamlı bir grilik söz konusu, neredeyse güneş yok, insan doğal olarak bir melankolizm içine giriyor. Orada yaşadığım dönemlerde bu melankolizmdi sanırım beni şiire yönlendiren. Ama ben şair filan değilim, yazarım sadece. Bu kitabı da herkes beni kitaplı bir yazar, şair olarak bellesin diye çıkardım.

Erdal Kuzucan – Sürekli araştırıyorsunuz, şehir şehir dolaşıyorsunuz, ne arıyorsunuz bu sokaklarda, neyin peşindesiniz?

AÜ – Peşinde olduğum şeyler değişiyor, bir tek şeyin peşinde değilim. Ama neden bunu yapıyorsunuz derseniz, sıkılıyorum, hayat çok sıkıcı. Gezdiğiniz zaman, bir şeyler ürettiğiniz zaman, bir problemin peşinde koştuğunuz zaman, bilginin peşinden koştuğunuz zaman her şey daha heyecanlı ve anlamlı oluyor, bir amacınız oluyor en azından. Bu sayede mutlu oluyorum. Hayatı keşfetmeye dair bu büyük merak, sevinci de getiriyor peşinde. Öğrenme duygusu ve öğrenme merakı hiç bitmiyor ve yepyeni kapılar açılıyor önünüzde. Her an yeni bir şeyler öğrenmek bir anda beni meraklı bir çocuk haline getiriyor, bu da gerçekten çok güzel.

Yapılacak tek şey var, kendi anlamınızı kendiniz yaratmalısınız. Bu politika, aşk felsefe, bilim, sanat, sokak hayvanlarına adanmışlık ya da sizin için değerli herhangi bir şey olabilir. Bir anlam bulmak lazım ve bu anlam mümkünse kötü bir anlam olmasın. Başkalarına kendi düşüncenizi dayatmak olmasın, ‘ben en doğruyu biliyorum’ olmasın. Biz hiçbir şey değiliz ki, bir hiçiz ve bu hiçlik içerisinde geçip gideceğiz. Geçerken lütfen anlamlı bir şey yapalım, bizim için en anlamlı şeyi yapalım. Bunu yaparken de insan olmanın ve insan olarak doğaya ve tüm canlılara saygılı olmanın çok önemli olduğunu mutlaka bilelim.

Hazırlayan: Gönül Ak

Ahmet Ümit söyleşisi

Ahmet Ümit söyleşisi

Reklamlar