Etiketler

,

kafkadava

“Yaşam daha başından kaybedilmiş bir savaştır”

Diyen Kafka 3 Temmuz 1883’de Prag’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Zengin bir tüccar olan babasının otoritesiyle mücadelesi hep sürer. Annesi de zengin bir Yahudi aileden gelmektedir. İki erkek kardeşini küçük yaşlarındayken kaybeder, kız kardeşlerinin üçü de, 2.Dünya Savaşında  Nazi Almanya’sının Yahudi Soykırımında yok edilir. 1917 de verem olur ve 1924 de ölür.

Kırkbir yıl boyunca yaşadıklarını ve o yaşamın kendisine hissettirdiklerini yazarak bugün bize seslenebilmektedir. Oysa ona kalsa, yazmadan yaşayamadığı ama yazdıklarını da değersiz bulduğu için -arkadaşına emanet ederken söylediği gibi- onların ölümünden sonra yakılması gerekirdi. Max Brod, bu vasiyetine uymuş olsaydı, ölümünden iki yıl sonra 1926’da yayınlanan “Dava” ile hiç tanışamayacaktık.

Çekçe de konuşabilen Kafka’nın ana dili Almancadır. Alman okulunda okuduğu ama Çekçe de konuştuğu için Almanlar, Prag’da Alman okulunda okuyup Almanca konuştuğu için de Çek’ler, onu kabul etmezler. Sonuçta dilini konuşamadığı ve dışlandığı bir ülkede yaşamanın zorluğu sanat sevmeyen bir ailenin, özellikle babanın acımasız otoritesiyle birleşince yabancılaşma yakasını bırakmaz. Oluşan bu karşıtlıklar Kafka’yı olumsuz etkilemiş ve çıkışsızlığın yazarı yapmıştır.  Karamsarlık tüm yazdıklarına yerleşmiştir. Bu yüzden, (varlığının neredeyse nedeni olan), otorite  ile olan meselesini aktaran satırlarındaki karamsar bakışı, durumları  tüm çıplaklığıyla göz önüne serme maharetini daha da çarpıcı kılar. Dava adlı eserinde yozlaşmış mahkemeler ve adalet olgusunu aktarırken, gücü elinde bulunduranların  bireyin yaşamını ortadan kaldırmayı nasıl umursamayıp, kanıksadıklarını anlatır.

Kafka’dan çok önce M.Ö 339’da yaşayan ama hiç yazı yazmayan Sokrates’in mahkemesi de, öğrencisi Platon’un bize aktardığı satırlardan öğrendiğimiz gibi “Adalet” dağıtmamıştı. “Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez” diyen Sokrates’e de bedel ödetilmişti.

Roman, bankada şef olarak çalışan Jozef K’nın bir sabah uyandığında kendi odasında tanımadığı kişilerce tutuklandığını söylemeleriyle başlar. (Var olma hakkı için mücadelesi böyle başlar.)

Kafka, kahramanı K.’ya ilk gerekçesiz tutuklanma talebi ile karşılaştığında şaka sandığını, bunu hiç ciddiye almadığını bu yüzden de bir şeyden yardım alma fikrini itici bulduğunu söyletir. Tek başına mücadele edecektir K. Bankadaki işine ve gündelik yaşamına devam etmesine izin verirler. Tutuklama için odasına giren gözcülerden Willem’in – iki gözcü de kendi işyerinde emrinde çalışan memurlardır – “yargı suçun çekim gücüne kapılır” sözünü aklında tutarak, tam adresinin bile verilmediği soruşturma kurulunun peşine düşer. Uzun aramalarının sonunda,  uzak bir kenar mahalledeki izbe ve karanlık han odasındaki galeriyi dolduran kalabalığın önüne vardığında, sorgu yargıcı önündeki notlara bakıp “duvar boyacısı mısınız” diye sorar. K kendisine sorulan bu soruya karşılık,  baştan bir yanlış saptama olduğunu ve kendisinin bunu kabul etmediğini bu yüzden de davanın olamayacağını söyler. “Benim başıma gelenler görülmemiş şeyler. Üzerinde pek fazla durmadığım için de pek önemli olmayabilirler, ne var ki bunlar başkalarına da nasıl davranıldığını belli ediyor. Ben burada kendim için değil onlar için konuşuyorum” (syf.43,) derken dinleyenlerin  iki ayrı grup olduğunu, bu gruplardan birinin kendi konuşmasını desteklediğini düşünür. (Syf.52 ilk paragraf daki ) konuşmasını sürdürürken salonda bir bağrışma üzerine birden çevresindekilerin ne biçim insanlar olduğunu fark eder. “K. İçin bu gerçek bir keşifti, yakaların üzerinde çeşitli boy ve renklerde parlayan rozetlerden salonun hem sağında hem de solundakilerde hepsinde olduğunu hepsinin aynı klanın bir parçası olduğunu farkına varır. Karmaşaya kayıtsız kalan sorgu yargıcının yakasında da aynı rozetten olduğunu görünce şöyle der: “ Gördüğüm kadarıyla hepiniz, yargı işinde memurlarsınız, size sözünü ettiğim satılmış çetenin üyelerisiniz, dinlemek ve casusluk yapmak için burada toplandınız, beni kandırmak için ikiye ayrılmış gibi yaptınız. Alkışladığınızda, amacınız beni denemekti: suçsuz bir kişiyi baştan çıkarmak için ne yapılması gerektiğini öğrenmek istiyordunuz. Burada laf olsun diye bulunmuyordunuz. Ya birinin sizden suçsuzluğu savunmanızı istediğini görerek eğlendiniz ya da gerçekten bir şeyler öğrendiniz. Güzel mesleğinizde hepinize başarılar dilerim.”

K’ın bulunduğu mahkeme salonları da bugünküler gibi karanlık, havasız ve küçüktür. Mekan, yargıç kürsüsünün yüksekliği ile yargılanacak olanı peşinen suçlu hissettirmek için düzenlenmiş gibidir.

K.  suçunun ne olduğunu öğrenip, bu nedensiz, saçma davanın ortadan kaldırılması için tek başına uğraşır, didinir. Bir yere varamayacağını anlayınca, amcasının ısrarıyla onun tanıdığı bir avukata vekalet vermeyi kabul etmek zorunda kalır. Hasta olan avukat davası ile ilgili tüm çalışmalarını evinden,  kendisini ziyarete gelenlerle kurmuş olduğu ilişkiler üzerinden götürür. Avukatı aracığıyla hukuk sisteminin ve mahkemelerin nasıl bir organize ahbap çavuşlar ilişkisi ile kendi yoz kuralları içinde sürdürüldüğüne tanık olur. Tavsiye üzerine bir ressamdan yardım ister.  Değersiz  tablosunu  satın alması karşılığında ressamın ona önerdiği seçenekler şunlardır: Gerçek aklanma, sözde aklanma ve sonsuza dek sürümcemede  bırakma. Tüm seçenekler ressamın yargıçlarla olan kişisel ilişkilerine bağlı olmakla beraber aklanmasını  sağlayacak  kesinlikte değildir.

Romanın devamında İtalya’dan gelen – burada Vatikan’a bir gönderme olabilir- banka müşterisini gezdirmek için gittiği katedral de karanlıktır. Kilisede vaaz veren ceza evi rahibi onu tanımakta, davanın kötü gittiğini bilmektedir. Davanın “küçük” mahkeme kapsamından hiç çıkmayacağını söyler. K, adaletle uğraşanlar arasında hiç birine ona güvendiği kadar güvenmediğini söyler. Rahip ona adalet konusunda yanıldığını söyleyerek, yasa önünde nöbet tutan bekçiden söz eder. Bu meselde,  adam yıllar boyu kapının önündeki bekçiyi aşmaya ve içeri girmeye uğraşır. Ancak yaşlanıp hayatı sona ereceği zaman, anlamaya çalıştığı şeyi tamamen yanlış anladığını fark eder. Bu kapı ile ilgili bekçinin yıllar boyu kendisini yanlış yönlendirdiğini düşünür.  Oysa  benzerlerinin en küçüğü olduğunu bilen bekçi, görevini saflık ve gururla yaparken kendisinin de yasa tarafından aldatılmakta olduğunun farkında değildir. Öleceğini bildiği için de adama “bu kapı sadece senin için yapıldı” der. Adama gizli bir hayranlık da beslemektedir. Çünkü adam bekçiye göre özgürdür, nereye isterse gidebilir. Yalnızca yasaya girişi bekçi tarafından yasaklanmıştır. Bekçi ise görev yerine bağlıdır ve adam ölünce görevi sona erer, kapıyı kapatıp gider. Adam ölmeden önce yasa kapısından çıkan parıltıyı görmüştür, oysa bekçi sırtı dönük görevini yapar kapıyı kapatırken bu değişikliği fark edemez. “Bekçinin itibarından kuşkulanmak, yasaya kuşku duymak demektir.” Der rahip, K bunun üzücü bir görüş olduğunu söyler ve ekler: “Bu görüş yalanı bir dünya kuralı düzeyine çıkarabilir”.

Bir yıllık mücadelenin sonunda K, bir gün onu almaya gelen iki memur tarafından götürülür. Yolda K.’nın tanıdığı bir kıza rastlarlar ve K onun gittiği yöne gitmeyi ister, adamlar isteğini kabul ederler ama bir süre sonra kızın izini kaybederler. Sonunda onu izbe bir yere götürüp öldürürler. Ölmeden hemen önce K, taş ocağına bitişik evin son katına bakar. Çakan bir ışıkla evin penceresinin iki kanadı açılıverir. Yukardan onca mesafeden incecik, çok zayıf bir adamın kollarını uzatarak aşağıya doğru eğildiğini görür. Kim olduğunu düşünür: “Dost mu? İyi yürekli biri mi? Yaşadığı felakette rolü olan biri mi? Ona yardım etmek isteyen biri mi ? tek kişi miydi? Hepsi orada mıydı? “ Roman, belirsiz ama zayıf da olsa sızan ışığa bel bağlayan,  “mantık istediği kadar sarsılmaz olsun, yaşamak isteyen bir adama direnemez.” umut  cümlesiyle sona erer.

Kafka’nın 1924 de kurguladığı “Dava” bugün için de ne kadar güncel. Aradan geçen doksan yıla karşın günümüzde de mahkemelerden,  beklenen adaletin gerçekleşmediği durumlar,  bize “adalet”’ le olan “dava” mızın hala sürmekte olduğunu işaret ediyor.

 

Işık Demirtaş / 24 Mayıs 2014, Diyarbakır

Reklamlar