Dağ Rüzgarları

ROMAN: DAĞ RÜZGARLARI
YAZAR: MAHMUT YESARİ
BASIM YILI: 1939

Özet-Yorum: Yasemin Öztürk Çamur

Kitabın ana konusu; verem hastalığıdır. Yazar; romanın ana kahramanı verem hastası Melike ve senatoryumda yatan diğer hastaların duygu ve düşünceleri aracılığı ile hastanın yakın çevresinin verem hastalığına karşı gösterdiği tepkiyi, hastanın unutulma, yalnızlık ve ölüm korkusunu ağır bir melodrama kaçmadan, bununla birlikte çok gerçekçi bir şekilde işlemiştir. Romanın geçtiği 1930’lı yılların sonundaki modern, kentli çevreye eleştirel bir yaklaşım söz konusudur. Anlatıcı kitabın ilk bölümlerinde Melike ve Şekip’in ayrı ayrı ruh dünyalarına girerken, Senatoryuma yatma sürecinden itibaren anlatımı Melike’nin etrafında şekillendirmiştir.

***
Melike ve Şekip 3 yıllık evliliklerine rağmen sevgileri tükenmemiş mutlu bir çifttir. Şekip; siyah saçlı, dolgun yüzlü, komisyonculuk yapan genç bir erkektir. Melike ise, “sabah güneşi ilk ışıklarını açık ela gözlerinde unutmuş”, kumral, güzel bir genç kadındır. Roman Şekip’in halazadesi Ziya’nın arabasıyla bir eğlenceye giderken geçen konuşmalarla başlar.

O gece gittikleri eğlencede Melike’nin ağzından kan gelir. Melike hastadır ancak Şekip bunu ona söyleyememiştir. Eğlenceyi terkedip hemen doktora giderler. Doktor, Şekip’e daha önce Melike’nin sanatoryuma yatması gerektiğini söylemiştir. Ancak Şekip karısı üzüleceği ve karşı çıkacağı için bunu bir türlü ona söyleyemez. Doktor durumu Melike’ye izah eder. Ancak kadın kocasından ayrılıp, sanatoryumda kalmayı istemez.

Melike günlerce bir boşluk içinde yaşar. Sanatoryuma gitme fikri özellikle kocasından
ayrı kalacağı için ilk başlarda kendisini çok rahatsız eder. Zaman geçtikçe başta kaynanası olmak üzere çevresinin kendisine karşı değişen davranışlarından rahatsız olmaya başlar. Artık çevresini “ayar edilmiş bir dürbünle bakıyor” gibi görmektedir. Hastalık karşısındaki acımasızlık, riyakarlık ve ilişkilerdeki yapmacıklık Melike’yi derinden sarsar. Hastalığı ilerledikçe güzelliğinin de yitip gitmesi ve sevdiği adamın gözünde “her gün bir parça daha öldüğünü, bir parça daha eridiğini, eksildiğini” görmekten korkar.

Melike sanatoryuma gitmeye karar verir ve Yakacık’taki sanatoryum hayatı başlar. Melike’ye ilk gün kocasından ayrılmak çok zor gelir. Kendisi uzaktayken başka kadınların kocasının aklını çelmesinden korkar. Ama gün geçtikçe; iyileşme kararı, hemşirelerin ve doktorların yakın ilgisi, kocasının hiç aksatmadan ziyarete gelmesi ile Senatoryuma alışır. Melike hızla iyileşmeye başlar, sinirleri düzelir, kilo alır. Bu arada senatoryumda eski tanıdıklarına da rastlar. Melike artık iyileşmiştir, mikrobu kalmamıştır ama doktor tamamiyle iyileşmesi için kışı da Hastane de geçirmesini ister. Bu arada kocasından yeni bir eve taşındıklarını öğrenmiştir. Doktordan izin alır ve aylar sonra ilk kez Senatoryumdan çıkarak evine gider.

Eve gidince hizmetçinin de değiştiğini görür. Hizmetçi ve kayınvalidesi onu yapmacık bir sevgiyle karşılarlar. Kaynanasının ve kocasının birçok alışkanlığı değişmiştir. Melike kocasını ne kadar sevse de, aldatılma şüphesinden bir türlü kurtulamaz. Ama artık kendini daha güçlü hissetmektedir. Kocasının sevgisini kaptırmamak için gerekirse mücadele edecektir, “kendi sevgisini, ruhunda kopan parçayı kaptırmamak için koşacak, ötekilerden daha hızlı koşacaktır, çünkü onun başında dağ rüzgarları esmektedir.” Evde kısa sürede sıkılır ve bir an önce Senatoryuma dönmek ister.

Sanatoryumdaki hemşireler ve özellikle de tedavisini sürdüren doktor roman boyunca yüceltilir, kendilerini insanları iyileştirmeye adamış, anlayışlı, sevgi dolu kişiler olarak anlatılır.
Derken kış gelir ve sanatoryumun olduğu Yakacık’a kar yağar. Şekip o gün gelmemiştir. Melike karışık duygular ve endişelerle içindeyken kocasından ağır bir grip geçirdiğine dair mektup gelir. Hasta oluşuna üzülür ama gelmeyişinin nedeninin hastalığı olduğuna sevinir. Şekip hastalığını anlatan tam on bir mektup yazar. Bu mektuplar Şekip’in karısını ne kadar çok sevdiğini göstermekte, Melike’nin bu ayrılığa dayanmasını bir nebze kolaylaştırmaktadır.

Melike ise ona çok az mektup yazar. Kocasına karşı o kadar yoğun duygular içindedir ki, hiçbir kelimenin, cümlenin bunu anlatamayacağını düşünür. Şekip iyileşir ama o cuma günü sanatoryuma gelmez. Melike Şekip’in işyerini arayıp sorar. İki gün önce uğradığını ve bir daha gelmediğini öğrenir. Telefonda sekreterle konusurken bazı fısıltılar duyar. Yine içine bir şüphe düşer. Şekip yaklaşık bir ay sonra iyileşir ve gelir. Gelmeyişinin nedenini hastalığından sonra işlerinin çok birikmiş olmasına bağlar. Ama Melike’ye göre kocası değişmiştir. Ne eski kokusu kalmıştır, ne sözlerinde ve tavırlarında eski samimiyeti bulur. Kocasına hiçbir şey belli etmez.

Melike bir gün doktordan izin alıp İstanbul’a iner. İyileşip şişmanladığı için elbisesi kalmadığı bahanesiyle terziye uğrar. Oradan bir genç kıza Şekip’i aratır. Şekip telefondaki kıza “alo Necla sen misin? Bırak oyunu” deyince Melike’nin artık hiçbir şüphesi kalmaz.

Sanatoryumdan çıkmak için Ziya’yı arar. Evet kocası değişmiştir ama Melike de değişmiştir. Neşeli, korkusuz, kaygısız bir insan olmuştur. Ziya O’ndaki bu değişikliğe şaşırır. Melike, arabayı hızlı sürmesini istediği Ziya’nın; “Korkmuyor musunuz?” sorusu üzerine, “Neden korkayım, artık yaşamaktan bile korkmuyorum. Çünkü yaşamak ölümden daha korkunç. Sonra korku çok fena, hem çok muzur bir şey… İnsanların bütün korktukları başlarına geliyor. Hastalık, yalnızlık, her şey. Hiçbir şeyden korkmayanı ne tehdit edebilir ki?” diye cevap verir.

2 thoughts on “Dağ Rüzgarları”

  1. Tuba Öngün said:

    Mahmut Yesari’nin Dağ Rüzgarları, verem hastalığı, tedavisi ve hastalığın psikolojisi üzerine bulunmaz bir belge gibi. O dönemde verem hastalığının romantize edilerek edebiyata aktarıldığı söylenegeliyor.

    Dağ Rüzgarları, veremi sade bir şekilde aktarıyor. Zaman zaman ön plana çıkan melodramatik ton ise, romanın tonu olmaktan çok, karakterlerin ve dönem insanının bakış açısının yansıması olarak ortaya çıkıyor sanki.

    Dağ Rüzgarları, yine veremi içeren Tipi Dindi’ye göre daha az özenli, daha az gösterişli bir kitap diye düşünüyorum. Tipi Dindi’nin büyüyen bir sarmal gibi sonuca ilerleyen, bütünlüklü yapısına karşın, Dağ Rüzgarları daha dağınık gibi. Özellikle son bölümde ortaya çıkan Şekip’le ilgili durum, ilk yarıyla bir tezat oluşturuyormuş hissi verdi bana.

    Öte yandan, bir verem hastasının psikolojisinin ince detaylarla verilişi, o dönemde senatoryum yaşamının portresi, Dağ Rüzgarları’na değer katıyor. Bu tarz bir roman, günümüzde kanser için yazılmalı. Veremden çok kansere yakın bir durum belki o zamanlar. Ve Yesari’nin hastalığa bu soğukkanlı bakışı, böyle düşününce daha da takdire değer. Melike’nin her yönden güçlenmesi (okur bu gelişmeye daha derin şekilde sokulabilecek olsa da) veremle ilgili edebiyat açısından da herhalde sıradışı bir yaklaşım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s