Etiketler

, , ,

alicemunro

Yazar/öykü incelemeleri dizisinden Alice Munro sunumu…
Hazırlayan ve sunan: Tülin Seda ÖTKER

ALICE MUNRO KİMDİR?

Alice Munro eserleri ülkemizde yeni yeni yayımlanan bir usta öykücü. Kısa hikayeci de diyorlar ama pek de kısa değil çoğunluğu gördüğünüz gibi. Nefret, Arkadaşlık; Flört, Aşk, Evlilik kitabindaki öykülerden ilki (bu adlı öyküsü) 56 sayfa, sonuncusu Ayı Dağı Aştı Geldi 52 ve aradakiler de ortalama 34 sayfadan oluşuyor.
Çok sayıda öykü kitabı ve bir romanı var. Konusu daha çok kendi ülkesi Kanada ve doğduğu yer olan Ontario çevresinde geçen, kadın öyküleriyle tanınıyor.

10 Temmuz 1931 tarihinde Kanada’nın Ontario eyaletinde Alice Ann Laidlow -asıl- adıyla doğdu. Babası tıpkı Isırgan Otları öyküsündeki gibi tilki ve mink yetiştiriciliği yapıyordu. Bir çiftlikte yaşıyorlardı. Annesi ise öğretmendi. Alice 10 yaşındayken annesinin parkinson hastalığına yakalanması, onunla aralarında zaten var olan çelişkilerin daha da çözümsüz hale gelmesine neden oldu.

Munro iki yaşlarında..

Munro iki yaşlarında..

Alice’nin annesi İrlanda kökenliydi. Hırslı bir kadındı ve sınıfçı bir bakış açısı vardı. Alice annesi tarafından zaman zaman utandırılıyordu. Şöyle der bir söyleşisinde;
“Annemin iyi davranışlarla ilgili bir ideali vardı, kızlarının çok başarılı olmalarını istiyor, ama seksüel olarak çok saf olmalarını da istiyor, aynı zamanda birer leydi olmalarını da bekliyordu. O parkinsona yakalandıktan sonra aramızdaki çatışma artık kartları elinde tutan birine karşıydı.”
Ottowa Vadisi adlı öyküsünde şöyle bir cümle ele verir düşüncelerini: “sorun, tek sorun annem”

Sırf yaşadığı ev ortamından ve kasabadan uzaklaşmak için, kurtuluşu Ontario üniversitesine okumaya gitmekte buldu. Bu arada usul usul yazmaya da başlamıştı. Munro tıpkı Aile Mobilyaları adlı öyküsünde olduğu gibi hasta olan annesini bırakarak 1949(-50 de olabilir), 18 yaşındayken (yine de 8-9 yıl bakmış) Western Ontario Üniversitesine, iki yıllık bursla gazetecilik ve ingilizce okumaya gitmiş. (O öyküdeki kız da hasta annesini bırakıyor, yazar olmak istiyor ve başarıyordu sonunda) Okurken bir yandan para kazanması gerektiğinden çok değişik işler yapmıştır. Garsonluk, tütün satıcılığı, kütüphanede çalışma, hatta para için kanını bile satmıştı.

alicemunro3

Genç kızlığında Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler’ini birkaç kez okumuş, aynı tip bir hikayenin Kanada’da geçen halini kafasında kurgulamıştı.
“Kitaplar benim için çok önemliydi. Hayattan bile daha etkiliydi” der.
İlk öyküsünü 1950 de Ontario üniversitesinde okurken yayınlamıştır.
Okul bittiğinde, eve dönüp annesine bakmak, ya da evlilik arasında bir tercih yapması gerekti. O ikinci yolu seçti. James Munro’yla evlenip Vancouver’a taşındı. Bundan dolayı vicdan azabı çekmiştir.

Şöyle demişti: “Ben başka türlü bir kadın olsaydım, yani içimdeki bu ateş yerine, daha sıcakkanlı bir insan olsaydım, anneme çok daha fazla yardımcı olabilirdim. Annemi yapayalnız bırakmış olmasaydım da, faydam ancak günlük iletişimimizde olurdu.” Ki yani arayıp sormamış bile…

Bu evliliğinde üç kızı olmuştur. Bir tanesi doğduktan 15 saat sonra ölmüş, sonra dördüncü kızı olmuştur. (Sadece öykü değil bayağı çok çocuk da üretmiştir görüldüğü gibi) Sheila, Catherine, Jenny isimlerinde. Evlendikten 13 yıl sonra Vancower’dan, sahil kasabası olan Victoria şehrine taşınmış, orada da Munro’s Books adında bir kitapçı dükkanı açmışlardır. Şimdi de eski eşine ait o dükkan açıktır.
Vancouver’da 1950 lerin ev kadını olduğunu ama bunun yüzeysel olduğunu söylemiştir. Isırgan Otları öyküsünde bu durumuna gönderme yapan anlatılar var, bunu öykü incelerken aktaracağım.
Öykülerini alışveriş aralarında, çocuklar okuldayken gibi dar zamanlarda yazmıştır. Fakat birşeyden memnun değildir;
“İçimdeki bu edebiyat ateşinin kadın olarak statüme hiçbir katkısı olmuyordu, ben de yüzeyde değişik bir insan olmayı öğrenmeye çalıştım. Ama görünüşümün farklılığı pek inandırıcı olmadı. Neyse ki evliliğimde geleneksel kadın ve erkek rollerini üstlendiğimizden para kazanma zorunluluğum kalmamıştı.”

alicemunro2

Büyük kızı yazar olmuştur. Sheila Munro Anneler ve kızlarının hayatları ve Alice Munro’yla büyümek adında bir kitap yazmış.
Ortancası artist, en küçüğü de yoga öğretmenliği yapmaktaymış.
Annesi Alice’nin evliliğinden dokuz yıl sonra 1959 da ölmüş. Bunun ardından Alice Munro Utrecht’in Barışı diye bir öykü yazmış. Annesi parkinson hastalığından ölen bir kadının eve dönüşü ve suçluluk duygusunu konu alan. Ve annesiyle kalan kızkardeşiyle yüzleşmesini anlatmıştır. Ancak gerçekte kız kardeşi de kalmamıştır annesiyle ve bir sanat okuluna girmiştir.

Annesinin ölümünden dört yıl sonra Victoria’ya taşınmaları ve kitapçı dükkanını açmaları hayatının önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.
Hesaplamalarım yanlış değilse, ilk evliliği 22 yıl sürmüş 1973’te pek çok açıdan ideal bir evlilik olmayan beraberlikleri noktalanmış. Ontario’ya dönmüş üniversitede kreatif yazma dersleri verirken 1976 da, üç yıl bekarlıktan sonra yeniden evlenmiştir. Coğrafyacı ….. ile. İkinci evliliği de yaklaşık 33 yıl sürmüş, eşi geçen yıl 2013’te vefat etmiştir.
İkinci evliliğinden sonra bu sefer de kocasının annesinin hastalığı sebebiyle Ontario yakınlarında Clinton diye bir çiftliğe taşınmışlardır. Bir anlamda kaçtığı yerlere tekrar geri dönmek durumunda kalmış, hatta bu geri dönüşlerini konu aldığı bir öykü de yazmıştı. ?….

munro-alice

İkinci evliliği süresince yaklaşık 28 yıl Clinton’da yaşamış, fakat çok utangaç bir yapısı olduğundan dolayı kasabasında yaşayan çoğu insan onu tanımamıştır. Munro, Times’a yaptığı bir açıklamada daha sosyal olmak için kendisine gelen davetleri kabul ettiğini ve böylelikle daha çok insanla tanışmayı hedeflediğini söylemiştir.
Munro, 2009 da kanser tedavisi gördüğünü ve by pass gerektiren bir kalp hastalığı olduğunu açıklamış. Dünyanın yaşayan en büyük kısa hikayecilerinden biri kabul edilen 82 yaşındaki yazar, haziran ayında verdiği bir söyleşide,

‘’Muhtemelen artık yazmayacağım. Bu yazmayı artık sevmediğim anlamına gelmiyor, ama sanırım hayatınız üzerine farklı bir şekilde düşündüğünüz bir evreye geliyorsunuz. Belki de benim yaşıma geldiğinizde yazarlığın gerektirdiği yoğunlukta bir yalnızlık yaşamak istemiyorsunuz.’’ diye konuşmuştu.

2009 yılında kanser tedavisi gördüğünü ve by pass ameliyatı geçirdiğini söyleyen yazar, bundan üç yıl sonra yaşam dolu bir kitap olan Dear Life ile yeniden yazım dünyasına gelerek herkesi şaşırtıyor. Kitaptaki on tane kale gibi hikayenin yanında dört tane de final tonunda yazılan, yazarın otobiyografik olarak tanımladığı hikayeler var.
‘’kendimle ilgili ilk defa, en şahsi duygularımı paylaştım’ diyor ‘son olsun artık bu’
Hikayeler yazarın diğer hikayelerinden farklı olarak karamsar bir dille yazılmış, ama anlatış tarzının netliği ve açıklığı olağanüstü etkileyici. Harika cümleler var içerisinde, özellikle de en son olanı.

alicem

‘’Bazı olaylar için ‘unutulmaz ‘ kelimesini kullanırız, ya da kendimizi asla affedemeyeceğimizi düşünürüz. Ama yaşantımız boyunca yaptığımız, yapmaya çalıştığımız tam da budur.’’
(Bu cümle üzerinde sonra tekrar durup belki fikir alışverişi yaparız. Benim için çok çarpıcı bir cümle.)

Burada bir parantez açmak istiyorum. Munro’nun hayat hikayesini çeşitli kaynaklardan öğrendikçe, (ünlü bir yazar olmasının dışında tabii) benim hayat hikayemle de çok benzeyen yanları olduğunu farkettim.
1- Çok taşınmış ve çok şehir değiştirmiş. Ve hep geri dönmüş gittiği yerlere.
(Ontario’nun Wingham kasabasında doğmuş,
Merkeze okumaya gitmiş,
Evlenip Vancower’a taşınmış,
Victoria şehrine taşınmış (kitapçı dükkanı),
Wingham’a geri geliş boşanma
İkinci evlilikten sonra tekrar Ontario’ya dönüş
sonra Clinton diye bir çiftliğe gidiş,
Yakın zamanda tekrar Victoria şehrine taşınmış…. Sayabildiklerim 8 kez
2- Annesinin öğretmen oluşu ve aralarındaki çelişkiler,
3- İki kez evlilik,
4- Yaşadıklarının ağırlığından okumaya başka kente gidiş, okumaya, yazıya sanata kaçış,
5- Çocukluğunun bir çiftlikte geçmesi (benimki de AOÇ de idi)

Yani iyi ki de Alice Munro’yu bana vermişsiniz hocam. Biz çok uyduk birbirimize.

munrokitaplari

KİTAPLARI VE ÖDÜLLERİ

(Bir kaynakta önüç öykü kitabi ve bir roman yazdığı söylenmiş, ama başka kaynaklarda 20 ye yakın kitabı olduğu bilgisini de gördüm. Belki 13 ü bilinenleriydi?)

1-The Peace of Utrecht (Utrecht’in barışı) Adını ilk duyurduğu kitabı. Annesi ile aralarındaki çatışmaları ve ölüm döşeğinde ona bakamadığı için duyduğu suçluluk duygularını anlatıyor.
2-Dance of the happy shades (mutlu gölgelerin dansı) 1968
3- I’v been meanıng to tell you (Sana söylemek istediğim bir şey ) 1974
4-Life’s girls end woman (Genç kızların ve kadınların yaşamı) 1971 Roman –Birbiriyle bağlantılı öyküler .
5-Who do you think are 1978 –Tekrar aynı yerlere dönüşünü anlatıyor
6-The Bigger Maid (Fakir Hizmetçi) 1978
7-The Moon of Jüpiter -1982
8-Friend of my youth 1990- Gençlik arkadaşım
9-The Progres Of Love -1994 Aşkın Gelişimi
10-Open Secret 1994- Aleni Sırlar
11-Selected Stories 1996- Seçilmiş Hikayeler
12-Cocuklar Kalıyor 1998
13-Hateship, Friendship, Courtship, Loveship, Mariagge 2001 Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik
14-No love lost- Hiçbir Aşk Kayıp Değil 2003
15-Vintage Munro –Eski Munro 2004
16-Kaçak -2004
17- The View From Castle Rock 2006 –Bir anlamda kimlik arayışı niteliğinde, iskoç atalarının Kanada’ya göçüne kadar gidiyor.
18-Bazı kadınlar -2009

Son kitapları
19- Runaway
20- Too Much Happiness-(yaşlılığı, yalnızlığı ve anıların gücünü anlatıyor)
21- Dear Life –On sağlam öykü ve dört tane final tonunda yazılan yazarın otobiyografik olarak tanımladığı öyküler. Bu kitapla ilgili Yonca Boztunalı demiş ki; ‘’Burada sanki mutlulukla harmanlanmış öfkeli bir iç çekişle, insan olma deneyimini ve ilişkilerin değişme karmaşıklığını haykırır gibidir.

TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN KİTAPLARI
1- Kaçak- 2010 yılında çevrilmiş , pek ilgi görmemiş,
2- Bazı Kadınlar (Too Much Happines) 2011 ‘de 2009 da Man Booker ödülünü aldıktan sonra çevrilmiş. Kitabin gerçek adının çevirisi Aşırı Mutluluk olduğu halde Türkçeye çevrilirken Bazı Kadınlar ismi verilmiş. Temalarının kadın olduğu düşünüldüğünde çok yanlış şayılmaz.
3- Çocuklar Kalıyor 2012 de çevrilmiş.
4- Nefret, Arkadaşlık, Flört Aşk , Evlilik 1013 yılında Roza Hackman tarafından çevrilmiş.

Bütün kitapları Can Yayınlarından çıkmış.
ÖDÜLLERİ
1- Man Booker Uluslararası Ödülü 2009
2- Governer General’s Awards Ödülü –Kanada’nın en prestijli ödülü.
3- PEN/ Malamud Kısa Öykü Mükemmeliyet Ödülü
4- National Book Critic’s Award – En Önemli Eştirmenler Ödülü
5- Nobel Edebiyat Ödülü 3013
6- Trillium Edebiyat ödülü
7- Rea Öykü Ödülü
8- Giller
9- Libris
10- O.Henry Ödülü

alice

 

ALİCE MUNRO ÖYKÜCÜLÜĞÜ

Alice Munro öykücülüğü hakkında çok şey söylenmiş. Adeta bazı yazılar ikincil bir sanat eseri olmuş.
Bu sunumun en zor kısmı da burası oldu benim için. Hangisini atacağım?
En sonunda genel olarak öykücülüğü için değerlendirmeleri, benim düşüncelerimle karıştırarak şöyle bir kolaj çıktı. Bu yüzden benzer şeyleri farklı kelimelerle birkaç kez duyabilirsiniz. Onlar bozmaya ve atmaya kıyamadıklarım.

-Öykülerinin kurgusunda kırsal hayat başroldedir. Bu kasaba dekorunu kullanması Güney Amerikalı yazarlardan (Amerika’nın Güneyi-Misisipi doğumlu) William Faulkner’a benzetilir.
-Öykülerinde olay örgüsünün ikinci planda oluşu Çehov’a benzetilir. Çok az şey olur. Ama yüreğinizde çok derin izi kalır. Bu yüzden Kanada’nın Çehov’u sözünü çok kullanmışlardır Kanadalılar.
-Öykülerindeki erkek karakterler sıradan, kadın karakterler daha güçlüdür.(Ki hiç yabancımız değiller)
Bunların ortak noktası kendilerine dayatılan davranış kalıplarını yerleşik düzenleri, koşullanmaları reddetmeleri. Ve her koşulda ayakta kalmayı başarmaları.
-Bu karakterleri çizerken onların okura hoş görünmeleri için özel bir çaba sarf etmez. Olayları en tarafsız bir biçimde aktarır.
-Munro’nun yazı türü için psikolojik gerçekçilik denmiştir. Bu onun ince ayarlı hikaye anlatımı için takdir edilmiştir.
-Kısa öykü yapısına getirdiği en önemli değişiklik, zamanda ileri geri sıçramalar yapması. Kurgunun geri planda kalmasıdır. Daha önce romanda Çehov’un yaptığını öykülerinde kullanmış. Zaman zaman novella (kısa roman) denebilecek kadar uzun öyküler yazmış, ama gene de kısa öykücü deniyor.
-Eleştirmen H.Cohen şöyle der; ”Aslında onun yaptığı büyük bir alçakgönüllülükle bir duyguyu paylaşmak, sizi bir başka dünyaya çekmek, bir başkasının gördüklerini kendimiz görüyormuş duygusunu yaşatmak.(Bu duyguyu Behçet Çelik ilerde anlatacağım başka kelimelerle çok güzel ifade etmiş.)
-Öykülerinde birçok kişi ve olay örgüsü içiçe anlatılıyor. İçinden çıkamadan izlenilen bir film gibi. Kompartıman kompartıman. Bir yandan tren gidiyor. Merak uyandıran bir anlatım tarzı. Ama sakin ve kuvvetli bir merak. Bir şeyler olacak ama ne?
-Her kitabına bir tane en uzun öykü koymayı adet edinmiş.( Onda frensiz yazıyor demek ki) N.A.F.A.Evlilik öyküsü 67 sayfa mesela.
-Munro kadınları kendilerini hep iki kutup arasında, hep bir ikilem içinde buluyorlar.
Evcillik/ Bağımsızlık- Aile bağları/ Özgürlük- Beraberlik içinde yürütülen bir ilişki/ Yabancılaşmış bir yalnızlık arasında gidip gelen kadınların bazen hüzünlü, bazen mizahi anlatımı.
-Onu özel yapan seçtiği temalarından çok yazı stilidir. Ne bir göz boyama var satır aralarında, ne de popülerliğe soyunma. Hikayeleri insanın karmaşıklığını, karmaşık olmayan bir yolla anlatır. KOnuya hakimdir ve özenle işler. Ama ustalığını asla öne çıkarmak için uğraşmaz. Yazıları çarpıcı olmaktan daha çok çekici ve herkesin okuyabileceği düzeydedir.
-Öyküleri anons etmez, içinize gömer, kazır.
Bir geçit töreni değil, bir gizin hissettiirilmesidir.
-Ara sıra hikaye girişlerinde bir karmaşa görseniz de (örneğin şu gibi sorular kafanıza takılsa da asla bırakmazsınız okumayı) kim kimdi, (bir sürü isim aynı anda çıkmıştır ortaya) o bunun nesidir, kim kimi seviyor, ya da seviyormu, bu onunla değil de eski eşiyle ne zaman evlenmiş te ayrılmış, bu kız kimin kızı (mesela bok gibi parası var öyküsünün girişinde,Çocuklar Kalıyor kitabı) neden o adamı kıskanır gibi, o adam bu kadınla neden yeniden flörtleşme gereği duyuyor, bu adam sevimlimi, çıkarcımı, bencil mi,sorumlu mu, sorumsuz mu, bu ev kimin evi, kim kimle beraber yaşıyor gibi…
O yüzden ilk başta kolay gibi görünen hikayelerindeki kişilerin, kelimelerin özenle seçildiğini gördükçe, bir çırpıda okuyup geçemiyor, tane tane okumak zorunda kalıyorsunuz. (Aslında iki üç kere belki de)
-Şaşırtıcı, çarpıcı sizi hayretlere düşürecek şeyler yok satırlarında.
-”Herşeyi tam olarak bilemeyiz” demektedir.
Belirsizliklerin belirlediği şeyler”i anlamaz hissederiz.
-Evlilik içindeki ihanetleri açık yüreklilikle, cesaretle, sadelikle anlatır. Başka erkekle ilgili hayaller kuran, bir defalık birliktelikler yaşayan, hatta (yüzer köprü de) sadece bir defa öpüşen (ısırgan otlarında) ,sadece bir kez ensesinden öpülen kadınlar, ömür boyu etkisi unutulmayan anlardır anlattığı çoğunlukla.
-50 li yılların Kanada kırsalındaki değişip dönüşmekte olan tutucu ilişkileridir konuları. Öykülerde cesaret genelde kadınlara özgü bir özelliktir. Erkekler ise çoğunlukla kaba, duygularını saklayan, kendine önem veren, bencil karakterlerdir. Ama kadınlara muhtaç onlar tarafından çekip çevrilen…

munro_alice_2001

Karanlığı fark ettiğimizde çakan ışık – Alice Munro
2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Kanadalı yazar Alice Munro hakkında, Behçet Çelik, Taraf Kitap’ın Mayıs 2011 tarihli 4. sayısında şöyle yazmıştı:

Alice Munro’nun öykü kişileri neler olup bittiğine ilişkin düşüncelerini, tahmin ya da izlenimlerini ifade etmekten pek kaçınmıyorlar, yine de karanlıkta kalan şeyler hiç eksik olmuyor öykülerde. Munro’nun bizi içine soktuğu dünyaya kolayca girip ilerliyoruz; olaylar kronolojik olarak anlatılmasa ya da zamanın akışında büyük sıçramalar olsa bile yönümüzü kaybetmiyoruz. Anlatıcı, belli belirsiz, neredeyse bize hissettirmeden elimizden tutup neler olup bittiğini, zamanla nelerin değiştiğini gösteriyor. Okura yorum yapma, metnin boşluklarından sızma imkânı vermeyecekmişçesine ilerliyor öyküler. Anlatıcının iyi kötü ilgimizi çekebilecek bir hikâyeyi, olduğu ya da gördüğü gibi aktaracağını sanıyoruz. Ne var ki bir yerden sonra elimizi bırakıveriyor – bırakmak zorunda kalıyor çoğunlukla. Onun için de neler olduğu çok net olmuyor o anda; bize en fazla neler hissettiğini aktarmaya çalışıyor, ama bu çaba önümüzü görmeye yetmiyor. Geçici bir körlük yaşıyor, karanlığı fark ediyoruz o anda. Aydınlık sandığımız şeyin de o kadar aydınlık olmadığını anlıyoruz bir yandan, içerisindeki karanlığı seziyoruz. Sonrasında görüyoruz ki anlatıcı da karanlığın neler barındırdığını bilemediği için anlatmıştır öyküsünü – neler olduğunu bilebilmek için değil, her şeyi tam olarak bilemeyeceğimiz konusunda yalnız olmadığını hissetmek, hissettirmek için.

“Burada bir şey olmuştu,” der anlatıcı “Yüz” başlıklı öykünün sonlarına doğru, “hayatınız boyunca bir şeyin olduğu sadece birkaç yer, hatta tek bir yer vardır, bir de diğer yerler.” Bu “bir şey”in ne olduğunu tam olarak öğrenemeyiz, ama “bir şey”ler sezeriz. Söz konusu “bir şey”in farkına varıldığı an bir ‘aydınlanma anı’dır elbette, kelimenin gerçek anlamıyla ‘an’dır, anlık bir kibrit çakımıyla karanlık yırtılmış, bir şeyler, kimi siluetler görünüp yok olmuştur. Karanlığın içerisinde belki birkaç saniye daha gölgesini gördüğümüzü sanırız o şeyin, o kadar.

Belirsizliklerin belirlediği şeyler

Bir başka öyküde, “Boyutlar”da ise benzer bir ruh hali şöyle ifade edilir: “O içten gelen mutluluk duygusunu tam olarak hissettiği yoktu, ancak bir şey ona bunun nasıl bir şey olduğunu hatırlatmıştı.” Varla yok arası bir şeydir hissettiği, yine de boşluğun, belirsizliğin arasında bir kıpırtıdır, tanımlanmaya, kelimelere gelmeyen. Sözü edilen öykü kişisi çok büyük bir acının ertesinde bu kıpırtıyı duymuştu.

Munro’nun öykülerinde belirsiz kalan alan çoğunlukla insan ruhunun karanlık yanlarıyla ilgili. İnsan ruhunun karanlık yanından söz etmek statik ve sadece o insanın ruhsallığının derinlikleri hakkında bir şeyler söylendiği izlenimi doğurabilir. Alice Munro’nun öykülerindeyse başka boyutları var bu ‘karanlık yan’ın: Karşılıklı ve dinamikler. Bir öykü kişisinin karanlık yanı, öbür kişideki karanlık yanı tetikleyebiliyor, en azından ona görünürlük kazandırıyor. Karanlık yanların birbirini etkilemesinin örneklerini “Serbest Radikaller” ve “Çocuk Oyunu”nda da görmek mümkün. “Serbest Radikaller”de Nita’nın kırmızı şarapta bulunan serbest radikallerin kalbe mi iyi geldiğini, yoksa kalbe iyi gelmeyen bir şeylere kötü mü geldiğini anımsayamaması Munro’nun öykülerindeki kötülük izleği için uygun bir metafor olabilir.
İnsan ruhunun derinliklerine baktığımızda göreceklerimiz hakkında ilk anda vereceğimiz yargıların yetersiz olabileceğini anlıyoruz bu öyküleri okurken.
Her zaman daha derinde daha karanlık bir şey olabilir, o koyu karanlığın farkına varmak bir ışık yakabilir.

Başımızı döndüren kurgu değil

Munro’nun öykülerinin odağında çok uzun olmayan bir zaman diliminde yaşananlar bulunduğu halde, bu zaman dilimin çok öncesine, kahramanların çocukluklarına, gençliklerine de sıklıkla göndermeler bulunuyor. Öykülerin zamanındaki ani geçişlere, sıçramalara rağmen kurgu öne çıkmıyor. Bu öykülerde başımızı döndüren kurgu oyunları değil; öyküler alabildiğine sade ve anlaşılır biçimde sürüp giderken ansızın karşımıza çıkan belirsizlikler ya da en dibini net biçimde göremediğimiz derin çukurlar başımızı döndürüyor.

Alice Munro’yu Türkiyeli okurlar olarak geç tanıdık. Farklı toplumsal kesimlerden kadınların hikâyelerini anlatırken Alice Munro’nun satır aralarında değinip geçtiği günlük hayata ilişkin ayrıntılar bu kadınların dünyaları, ruh halleri, geçmiş yaşantıları hakkında çok şey söylüyor. Kendimizi birkaç cümle okur okumaz öykünün evreninin içine çekilmiş bulmamızda bunların da etkisi var

Behçet Çelik

Alice-Munro

Gazetevatan Anasayfa
Yonca Boztunalı
Bu yıl da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Munro, bu ödüle layık görülen ilk Kanadalı kadın yazar. Kimi eleştirmenlerce öykülerinde, çok fazla kırsal yaşama yer verdiği için bir dönem eleştiriler de almış.
Alice Munro’nun Nobel almadan önce yabancı basında yayınlanan röportajlarından bir derleme hazırladık.

Yazım süreciniz nasıldır?
Yavaş yazarım; çok zor olur, neredeyse hep zordur. 20 yaşımdan beri sürekli yazıyorum ve şu anda 81 yaşındayım. Genellikle rutinim şöyledir; sabah uyanırım, biraz kahve içerim ardından yazmaya başlarım. Bir süre geçtikten sonra bir şeyler atıştırır yazmaya devam ederim. En verimli ve ciddi yazma zamanı sabahtır. Başlangıç bölümüne çok zaman ayırmam genelde üç saat sürer, ancak tekrar tekrar baştan yazarım, sonunda tamam olduğuna ikna olunca gönderirim. Bazen birkaç kelimenin benim için çok önemli olduğunu fark ederim ve yazdıklarımı tekrar yazarım. Roman yazmak üzere başladım ama kısa öyküler yazdım hep çünkü; bu benim her zaman yapabileceğim bir şeydi. Roman yazabilecek kadar gündelik hayatımdan zaman ayırmam mümkün değil. Başlangıçta zordu çünkü okurlar bu tarzda belli bir uzunluk tercih ediyorlardı. Yani kısa olmasını istiyorlardı. Benim hikâyelerim oldukça farklı bir şekilde seyredip gidiyor; bambaşka kapılar açıyor ve devam ediyordu. Hiçbir zaman en azından genellikle bilmiyorum; bir öykü ne kadar uzunlukta olmalıdır? Ama şaşırmıyorum ve her biri ne kadar istiyorsa o kadar yer veriyorum. Açıkçası umursamıyorum, yazdıklarımın hangi tür olarak sınıflandırıldığını. Bu bir kurgu, işte o kadar.
Haftanın yedi günü sabah 8’den 11’e kadar yazarmış. Çocukları küçükken, onlar okuldan gelene kadar… Eşiyle birlikte açtıkları kitapçı dükkanında çalıştığı dönemlerde ise, herkes uykuya yattıktan sonra. Yazı yazmaya vakit bulamadığında da kafasının içinde dolaşıp kağıda dökülecekleri günü beklermiş öyküleri. Yola roman yazmak üzere çıkıp, öyküyle devam etmesi de bu hayat koşullarıyla ilgili.

Görülüyor ki halk hikâyeleri ile ilgilisiniz.
Evet, ama neyin ne zaman ilginizi çekeceğini de asla bilemezsiniz. Önceden seçmiyorsunuz. Bir anda yazmak istediğinizin o olduğuna karar veriyorsunuz. Dolayısıyla bilinçli bir yönelim değil ama insanları ve hikâyelerini dinlerim ve onların ritmine kulak verir, yazarım. Şöyle düşünürüm, bu öykü insanlar için neden önemli?
Muhtemelen siz de sürekli insanların hikâyelerini duyuyorsunuz ve aslında bunlar yaşamın enteresan tarafını yansıtıyor belki de bizlere. İşte ben de bu hikâyeleri alıp bana ne anlatmaya çalıştığına bakıyorum veya onlarla ne yapacağımı düşünüyorum.

Alice-Munro-Wallpapers

KADIN ÖYKÜLERİ
Halk hikâyelerinin kadınların öykü anlatma tarzı olduğu konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sanırım doğru. Kadınlar pek ciddiye alınmadı ama hikâye anlatmaya devam ettiler, yazı yazmayı bilmeden bile. Kadınlar bir arada çok zaman geçirirler. Mesela büyük aile yemeklerinde erkekler için yemek hazırlarken pek çok şey yaparsınız birlikte. Erkekler dışarıda, tarlada çalışıyorlardır benim çocukluğumda böyleydi, eve geldiklerinde kadınlar hazırladıkları muhteşem yemekler ve sofralarla gurur duyarlardı. Sonrasında ise dağ gibi bir bulaşık yıkanmayı beklerdi. İşte bu zamanlarda sürekli konuşulur, hikâyeler anlatılırdı ve bu çok önemliydi. Ama bu artık sona erdi. Bu eski bir yaşayış tarzı. Kadınlar hâlâ böyle konuşuyor mu emin değilim. Yine de ne zaman kadınlar bir araya gelseler, içlerinde hikâye anlatma, birbirlerine bir şey söyleme isteği vardır;
“Neden sence böyle oldu? Bunu böyle söylemek tuhaf değil mi? Bu sence ne demek?”
Kadınların yaşamı kelimelere dökme eğilimi vardır. Oysa tanıdığım çoğu erkek -veya eskiden tanıdığım desem daha doğru olur- bu eğilime sahip değildir. Onlar genellikle yürüyüp gitmeyi, devam etmeyi, sizin ilgilendiğiniz konularda, takıldığınız noktalarda düşünmemeyi tercih ederler.

İSYANKAR ÇOCUKTUM
Hikâyelerinizin çoğunda size benzeyen bir karakter var, yazar olma yolunda genç biri. Ama birdenbire bu tam da bir engel ve zorluk olarak karşınıza çıkıyor ve bu yüzden dayak yiyorsunuz çocukken.
Doğru. Şöyle de diyebilirim; o zamanlar bu çok olağan bir şeydi. Tanıdığım pek çok kişi anne babasından dayak yiyordu. Bir çocuğu dövmek ayıplanacak bir şey değildi ve onu disipline sokmak için kullanılan doğal bir yoldu. Elbette yoksulluk ve çocukların da evin geçimine katkıda bulunma zorunluluğu bu konuda önemli bir etkendi. Bu açıdan bakınca her şey olması gerektiği gibiydi. Bununla beraber çok da korkutucu ve muhtemelen pek çok kişinin de kabul edeceği gibi yıkıcı bir şeydi. Kendimi değersiz biri gibi hissediyordum ve bundan utanamıyor, neden olduğunu da sorgulayamıyordum.
Çocukların ihtiyaçlarını düşünerek yaşanacak bir zaman ve para yoktu o dönemde. Herkes çalışmalı ve aileye faydalı olmalıydı. Bense son derece isyankar bir çocuktum. Fikirlerim vardı ve herkese tepeden bakabilirdim.

Sıklıkla işlediğiniz konulardan biri de anne ile kız çocuğunun ilişkisi. Siz de annenizle ilişkinizde paradokslar yaşamışsınız.
Aslına bakarsanız çok daha komplike bir şeydi yaşadığımız. Çünkü ben çok basit bir şekilde babama benziyordum, bu da annemi çok üzüyordu.
Hastalığından dolayı mı?
Hayır, gerçekten de hastalığı değildi sebep. Hasta olmasaydı belki daha kötü olurdu. İstediği tatlı, uysal, akıllı ama sorgulamayan bir kız çocuğuydu.

munro1993

KENDİ AĞZINDAN MUNRO
Bir hikâye izlenecek bir yol değildir. Daha çok bir evdir. İçine girer, dolaşır, hoşunuza giden yerde kalırsınız, koridorların odalarla ilişkisini keşfedersiniz, pencerelerden dış dünyanın nasıl göründüğünü gözlemlersiniz. Siz bir ziyaretçi, bir okuyucu olarak burayı sade ya da fazlasıyla karmaşık bulabilirsiniz. Tekrar tekrar gidip gelebilirsiniz ve bu evdeki hikâye, her geldiğinizde son geldiğinizden daha fazla şey içerir.

Hikâyeleri eski moda haliyle anlatmayı seviyorum: “Birisine ne oluyor?”u anlatırken bunu çeşitli kesitlerle, altında yatan ilginç sebeplerle anlatmaya çalışıyorum. Okuyucuyu hayrete düşürmek istiyorum.

Briç, tenis oynamam. Bunları yapan insanlara hayranım, çünkü benim hiç vaktim olmadı. Ancak pencereden dışarı bakmaya ve gözlemlemeye fırsatım vardı.

SİNEMA VE ALİCE MUNRO
Nefret Arkadaşlık FLÖRT aşk EVLİLİK üzerine
(Sevin Okyay)
“Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik”in son hikâyesi “The Bear Came Over the Mountain” Bu hikâye 2006’da, Atom Egoyan yapımcılığında, Kanadalı aktris / yönetmen / senarist Sarah Polley tarafından yönetilmiş “Away from Her” adlı bir film olmuştu. Sadakatsizlik, sadakat, aşk, unutma üzerine, unutulmaz bir filmdi. Julie Christie karakteri Fiona, halen gözümün önündedir. Film ilk kez 2006 Uluslararası Toronto Film Festivali’nde gösterilmiş ve Polley En İyi Uyarlanmış Senaryo ödülüne (hakkıyla) aday gösterilmişti. Alzheimer’e yakalanmış, Meadowland adlı kurumda kendi arzusuyla yatan Fiona’nın profesör kocası Grant, bu yeni durumla başa çıkmaya çalışır. Derken, sık sık aldatsa da birlikte mutlu olduğu karısının Meadowland’deki bir başka erkekle, çok eski bir hayranıyla yakın bir dostluk kurup onu neredeyse gönülden çıkardığını görür. Peki, ayı niye dağı aştı da geldi? Öbür tarafta ne olduğunu merak etmiş. Bir de bakmış ki, hiç fark yok. Yoksa bütün mesele filmin adında mı? “Away from Her / Ondan Uzakta”?

FİLME ÇEKİLEN İKİNCİ ÖYKÜSÜ Nefret, arkadaşlık vs.
Kitabın ve filmin adı, bir oyundan geliyor. Sizin ve hoşlandığınız kişinin isimlerindeki aynı harfleri çıkarıp, geri kalan harflerin sayısı kadar, nefret, arkadaşlık, flört, aşk, evlilik kelimeleri üzerinde ilerliyorsunuz. 1 nefret, 2 arkadaşlık, 3 flört… Elinizdeki toplam rakam hangi kelimede kalıyorsa beğendiğiniz kişiyle gelecekteki ilişkinizin akıbeti ortaya çıkıyor. Joanna’nın, bakıcılığını yaptığı Sabitha’nın babası Ken’le sahte mektuplar üzerinden girdiği ilişkiyi, dokunaklı ama hayata inanmamızı da sağlayarak anlatan müthiş bir öykü bu.
Kristen Wiig’in Joanna karakterini canlandırdığı filmde, Ken’i Guy Pearce, Sabitha’yı ise Hailee Steinfeld oynuyorlar. Filmin yönetmen koltuğunda, çektiği belgesel ve kısa filmleriyle tanınan yönetmen Lisa Johnson oturuyor. Toronto Film Festivali’nde gösterilen film, eleştirmenlerden olumlu değerlendirmeler aldı. Variety’nin film eleştirmeni Justin Chang, özellikle Guy Pearce’ın oyunculuğuna tam not verdi. Önümüzdeki sezon, direkt DVD ile çıkma kararı almazlarsa, Alice Munro’yu
Türkiye’de vizyonda görme olasılığımız çok yüksek.

Sevin Okyay’ın bir yazısından gene bir alıntı…
Edebiyatçılara göre, Munro İngiliz dilinin Çehov’u, çünkü kısa hikâyenin olanakları ve biçimi üzerinde herkesten fazla çalışmış. Gene de Çehov benzerliği insana Nobel getirmez. Üstadın da Nobel’i yoktu zaten. Tıpkı Tolstoy, Nabokov, Borges ve Hrabal gibi. “Düzyazıda klasik Rus geleneğini tam bir sanatkârlıkla sürdürdüğü için” 1933’te ödüllendirilen İvan Alekseyeviç Bunin’den bu yana Nobel’li ilk kısa hikâyeci olduğu söyleniyor.
Mesele sadece bu yerel karakterlerin aslında evrensel karakterler olmasından kaynaklanmıyor. Coğrafyalarının da, dönemlerinin de kapanına kıstırılmayı reddediyorlar. Alice Munro’nun karakterleri hem gerçek, hem de tamamen kendine özgü. Zaten yazar da her an sizi şaşırtabiliyor, ne diyeceğini, ne yapacağını kestiremiyorsunuz. Bir keresinde “Şeylerin karmaşıklığı –şeyler içindeki şeylerin – sonsuzmuş gibi görünüyor. Yani hiçbir şey kolay değil, hiçbir şey basit değil,” demişti Munro. Hikâyelerini aslında çok uzun yazdığını, sonra keserek biçime soktuğunu da söylemişti. Nihayetinde onlara kusursuz bir biçim verdiğine hiç şüphe yok.

Yazarlar aslında birbirlerinin eserlerini okumaz pek, klasikleri yeniden okumayı tercih ederler. Ancak bazen, yazarlar arası bir fısıltı gazetesi faaliyete geçer, bir kitabın mutlaka okunması gerektiği kulaktan kulağa söylenir. Üstelik de yazarlar birbirine tutkun, bağlı bir grup oluşturmadıkları halde. “Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik – (2001) de böyle bir heyecan uyandırmıştı. Buna inanması zor olsa da, Nobel’i aldıktan sonraki heyecana tanık olduğumuz için inanmaya yatkınız. Ne de olsa, birden fazla eleştirmen ve yazarın Çehov ile kıyasladığı birinden söz ediyoruz.
Hikâyeleri hayattan alınmışa benzemektense hayatın kendisi olan birinden…

c16711

Yeni Şafak’tan Şahin Torun’un çok beğendiğim ve atmaya kıyamadığım Alice anlatısından…
Hayat bir oyun gibi kuruluyor diyor sanki Alice Munro: ‘…Al ve bak, işte şu kadın ve şu adam dünyanın şu yerinde şöyle şöyle yapıyorlar, bazen iyi yapıyorlar, bazen de kötü yapıyorlar. İyi yapabildikleri gibi kötü de yapabiliyorlar, işte bak görüyorsun.’ 1931’den beri Kanada Ontario’da gündelik hayatın akışını geldiği gibi kavrayan ve bu akışa bakarak durduğu yerde uzun öyküler yazan bir insan A. Munro. Dur durak bilmeden yazan insanlardan değil. Çünkü hayat onun için bir durma-duraklama yeri anlamına da geliyor. Yine de şurası açık; A. Munro’nun durma ve duraklamalar içinde karşıladığı hayat tam da bu biçimiyle aslında herkesin kendinde bulabileceği bir kocaman kesinlik içindeki insani gerçekliği de koyuyor ortaya. Ve tam da bu gerçeklik içinde kavrayabileceğimiz bir başka gerçek; A.Munro bir kadın ve öykülerindeki dizgeyi de sürekli biçimde A. Munro’nun kadın kahramanları belirliyor.
Sözgelimi S.Polley tarafından 2006’da filme çekilen ‘Ayı Dağı Aştı Geldi’ adlı insanı darmadağın ettiği yerde bir güzelce de toparlayan öyküsündeki Fiona gibi. Ya da yine aynı kitapta kitaba adını veren ‘Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik’ adlı öyküdeki Joanna gibi… İster hasta, ister sağlıklı, ister kurnaz, oyunbaz, isterse katı yürekli ya da sevecen olsun açık biçimde her nasılsalar öyle oldukları gibi olabilen karakter sahibi kadınları okuyoruz onun öykülerinde.munrok

BAŞKA BİR ŞEYE BENZEMEYEN BENZERSİZLİK

İlk anda şaşırtıcı gibi görünse de bir A. Munro öyküsüne özgün formunu kazandıran bir sürekliliğin benzersizliği de denilebilir buna. Yanıltıcı olmamak için açıklamak gereği duyuyorum; benzersizlik derken herhangi bir biçimdeki eşsiz, yegane vs. gibi gergin övgülerle dolu bir şey değil söz etmek istediğim. Tam aksine kendinden başka bir şeye benzemeyen bir benzersizlikten söz etmek istiyorum.

Oda gibi, ev gibi, kasaba gibi, şehir gibi hatta belki bir ülke gibi müstakil öyküler A. Munro’nun öyküleri. Daha çok bir odayı hiç abartmadan santim santim dolaşır gibi, bir evin içinde herhangi bir yerden başlayarak evi tanıtır gibi, bir kasabayı ya da bir şehri ağır ağır gezip dolaşır gibi yazılan öyküler. O kadar ki, yazarın gidip gelişlerinden sonra oturup yazarak bize ilettiği, anlattığı uzak bir yazı değil bu. Daha çok yazarken yanında gezip dolaşır gibi olduğumuz, sepetlere dolup boşalan kirazları, şeftalileri aynı anda görebildiğimiz daha yakınımızdaki bir yazı…

KAHRAMANLARINA KARIŞMAYAN BİR YAZAR

A. Munro’yu okurken bir hediyeden yola çıkarak size hediye edeni çok da sevmediğiniz halde sırf hediye ediş biçimini ve hediye edilen şeyi sevdiğiniz için ne yapacağınızı şaşırdığınız bir durumla karşı karşıya gelebiliyorsunuz, sözgelimi Joanna şimdi bunu niye yaptı? diye sorabiliyorsunuz mesela ya da Fiona şunu neden yapmadı?… Ama hangi A. Munro öyküsünü okursanız okuyun, A. Munro’nun, kahramanlarına karışmayan ve onlara bizi de içine koyduğu bir davranış alanı oluşturarak yazan bir yazar olduğunu düşünerek kendi sorunuzla baş başa kaldığınız yerden okumaya devam ediyorsunuz.

A. Munro’nun öyküleri bütün bu yoğunluklarına rağmen bağırıp çağıran öyküler değil. Çünkü onun kahramanları sanki de kabul edilen bir kaderi yaşarken bir anlamda da hayatın getirdiği oyunları ortaya koymak istercesine bu oyunun kurallarını yerine getirirken bağırıp çağırmaktan öte bir izi, bir sızıyı göstermek istiyorlar. Ve A. Munro kahramanlarının içinde oldukları bu insani oyunu anlatıyor bize. Bakın diyor, şu izleri takip ederseniz Fiona’nın o sorduğunuz şeyi neden öyle yapmadığını görebilirsiniz, ya da Joanna’nın neden böyle yaptığını…

DUR DURAK BİLEREK YAZAN KADIN

Çoktan beridir A. Munro’yu Kanada’nın Çehov’u olarak öven dünya edebiyat çevrelerinin hayranlıklarının bir sebebini de bu iz bırakan öykülerinde aramak gerekiyor sanırım. Çoğu büyük yazarın uzun anlatılarla ortaya koyabildikleri bu beceriyi onun kısa sayılmayacak ama bir roman da denilemeyecek öykülerinde başarmış olması işte tam da bu yazınsal izlere bakıldığında pek şaşırtıcı olmasa gerek.

Hayat bir oyun gibi kuruluyor diyor sanki, al ve bak, işte şu kadın ve şu adam dünyanın şu yerinde şöyle şöyle yapıyorlar, bazen iyi yapıyorlar, bazen de kötü yapıyorlar. İyi yapabildikleri gibi kötü de yapabiliyorlar, işte bak görüyorsun diyor biz okurlarına.

En son olarak Meltem Gürle’nin yazısından birkaç alıntı…
Munro’nun, hayatın içinde bocalayan ama bir şekilde ayakta kalmayı başaran kadın karakterleriyle karşılaşınca, keşke bu öyküleri daha önce okusaydım diye hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Yirmili yaşlarda kafası karışık bir genç kadınken, otuzlara geldiğinizde duygusal yükünü almış ve kendinizi biraz tanımaya başlamışken, bu yazar hayatınıza girmiş olsaydı ne iyi olurdu diye düşünüyorsunuz. Gerçi artık kırklarınıza vardıysanız da geç kalmış sayılmazsınız. Munro, çocukların yuvadan uçtuğu, anne babanın elden ayaktan düştüğü ve pişmanlıkların umutlardan daha fazla olduğu bu yaşlarda da size pek güzel eşlik edecektir

Kısa hikâyeleriyle tanınan Alice Munro’ya “Kanada’nın Çehov’u” diyorlarmış. Bence hata ediyorlar. Kendine has karanlığı, mesafeli anlatımı ve neredeyse rahatsız edici açık sözlülüğü ile Munro dikkat çekici bir yazar. Bu haliyle kendinden başka kimseye benzemiyor.
Bir iki kitabını okuduktan sonra siz de onun elinden çıkan bir öyküyü daha ilk satırdan tanır olacaksınız. Bütün büyük yazarlarda olduğu gibi.

Alice Munro 1980s

ISIRGAN OTLARI
ALİCE MUNRO

Bu öyküyü incelemek üzere seçtiğimde, Munro’nun gerçek hayatından bu kadar belirgin izler taşıdığını bilmiyordum. Kitaptaki nispeten kısa öykülerden biri olması en önemli nedenlerimden biriydi. Hayatını öğrendikçe ve tekrar tekrar okudukça fark ettim ki hem kendi hayatından esintiler çok, hem de öykünün isminden, finaldeki fırtınaya kadar her şeyin bir de alt anlamı ya da sembolü var.

Bu anlamlardan birisi de anlatıcının adının olmaması olabilir mi diye de düşünmedim değil. Hiçbir şekilde kendi ismini göremedim: Bu da Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok’unu çağrıştırdı. Belki de tamamen vehmimdir, ama öykünün bir yerinde (aydınlanma anında) şöyle bir şey söylüyor;

‘‘ demek ki benden beklenen buydu, -kendisine ilişkin fikrinin genişletilmiş bir uzantısını Mike’a sunmak…..yalnızlığını sarmalayarak güven veren bir insani dolgu maddesi! ‘’olmak…

İLK ÜÇTE BİR

Öykünün ilk paragrafı, anlatıcı baş karakterin çok sonra anlatacağı zaman diliminde,Mıke McCallum’un,arkadaşının evinde birgün, mutfak masasının başında kendine ketçaplı sandviç hazırladığını görmesiyle başladıktan sonra, hemen ikinci parağrafta geniş zamana geçerek şöyle devam eder;

‘’Kocamla –o yaz terk ettiğim ilk kocamla değil de ikinci kocamla-….’’ (Munro gerçek hayatta da iki kez evlenmiştir) Bu da kendi hayatıyla benzerliklerin ilkidir.

Sonra tekrar bir zaman sıçramasıyla çocukluğuna dönerek öykünün üçte biri kadar sürecek 13 sayfa boyunca çocukluğunu ve o zamanlar yaşadığı çiftlik eviyle birlikte çocukluk aşkını anlatıyor.

Evet Munro’nun hayatında da, babası, tıpkı öyküde olduğu gibi mink ve tilki yetiştiriciliği yapmaktaydı ve çocukluğu bir çiftlikte geçmişti.Öykü kahramanı X kadının çocukluğunda, çiftliğe gelen kuyu kazıcısının oğluna duyduğu çocukça ilk aşkı, ve ileri yaşında öyle bir tesadüfi karşılaşmanın yaşanması, çok sonraları oralardan her geçişte, o golf sahasını ısrarla arayışı…Bunlar hep hayat öyküsüyle kısmen örtüşen olaylar gibi geldi bana.

Isırgan otları adlı öyküyü önce bir kez düz okudum,sonra parça parça atlayarak ileri doğru baktım,sonra da tersten başa doğru sayfa sayfa okudum. Ne olacak merakı bittiğinde, rahatlamış bir şekilde öyküden tat alarak ve çoğunlukla tebessüm ederek okudum. Öykü kahramanının çocukluğunun geçtiği çiftliği anlattığında, benim de çocukluğumun geçtiği Atatürk Orman Çiftliği’ni hatırlayarak daha bir tat aldım. Sade ve mizahi anlatımı sanki bir çocuğun anlatımı gibi geldi.

Çocukluk anılarından çok sevdiğim bazıları şunlardı;

Yağmur yağarken ikisinin Mike’ın babasının kamyonuna kaçmaları (s.183) ‘’yağmur, kamyonun pencerelerinden aşağı akar, tepemizde taş yağıyormuş gibi patırtı çıkarırdı. İçerisi erkek kokardı-…tütün, çamurlu çizme,ve ekşimiş peyniri andıran çorap kokusuyla karışık Ranger’ı da yanımıza aldığımızdan ıslak uzun tüylü köpek de kokardı’’ (s.183)

                                                                    (Ranger’la başlayan yerden okumaya devam edebilirsin)

-Mike’ı atların ete dönüştüğü, (tilkilerle vizonlara yedirmek için) duvarları tel kafesten etliğe götürmesi, leş kokusuyla sarhoş olmuş sinekleri nasıl kalaslarla ezdikleri…(s.184)

-Mike’ın dokuz, kendisinin sekiz yaşında olduğunun ‘arkadaş olup olamayacaklarını o yaşta çocukların derhal ayrıntılı saptama yaparak karar verdiklerinin açıklanması…

-Ağaçların hepsi tırmanmaya yarıyordu,(s.185) ve her ağacın kendine has bir tutumu, duruşu olduğu,karaağacın dingin, meşenin tehditkar, alıçın yaşlı ve huysuz görünmesi…..gibi. (s 184) Benim çocukluğumda ikinci evimin bir akasya oluşunu, evimin resmen salonunun, oturma odalarının olduğunu anımsattı.

Sonra şu; ‘’Çakıl dolu oyuklarsa uzun otların arasında çılgınca koşup, avının üstüne atlayan hayvan misali, haykırarak içlerine atlamaya yarıyorlardı.’’ (s.185)

(Ben de çocukken okul yolunda, o zamanlar yeni dökülen, ama yer yer çöken kısa asfalt yol boyunca, yağmur sonrası oluşan su birikintilerinin üstünden koşup koşup atlardım.Bu en zevkli oyunumdu. Islanmadan mesafeyi aşabilirsem de z-aferim tabii ki! Bunlardan ufak ve kolay olanı, bizim evden okula doğru komşunun evinin bittiği yerde, diğeri ve daha büyük olanı da Şükran teyzelerin evinin önündeydi. Onu kazasız atlamak biraz zordu ! )

Diğer hoş anlatısı da savaş oyunu.

                          (s.188 -189)

ORTA ÜÇTE BİR

İlk üçte birindeki çocukluk  anlatımı (toplam 13 sayfa sürer) 193. Sayfada tekrar bir zaman sıçramasıyla, öykü kahramanımız X kadının,ilk kocasından ayrıldıktan sonraki zaman dilimine geçiş yapıyor. Sunny adlı arkadaşıyla, Vancower’da ikisi de evli ve çocuk büyütme aşamasında iken  tanışmış, sonra oradan taşınmışlardır. Ama Sunny, kocası, çocukları ve  mobilyalarıyla birlikte, normal ve olağan bir nedenle taşınmıştır.

Ama kendisi,’’ancak özel bazı çevrelerde onaylanan, yeni moda bir nedenle;  riyakarlık, yoksunluk ve utançtan uzak bir hayat kurma umuduyla, kocasını, evini, evlilik sırasında edinilen her şeyi bırakarak’’ ayrılmıştır.

( Bu ‘neden’ ve ‘biçim’ olarak ta benim boşanmamla hemen hemen aynı, ve belki de pek çok kadınınki gibi bir ayrılma…)

Alice Munro özel hayatında da evlendikten sonra Vancower’a taşınmış, dört doğum yapmış, boşandıktan sonra yeniden Ontario’ya dönmüştür. Öyküdeki X kadının, boşanma sonrası Mike’la yeniden karşılaştığı Sunny’lerin evi de Ontario yakınlarında Uxbridge’dedir.

Zaman içinde zamanda geri giderek, Sunny ile Vancower günlerini ,evliliklerini, hamileliklerini, giysilerini paylaşmalarını, mutfakta çocukları dikkatlerini dağıtırken yaptıkları konuşmaları hatırlarlar.Konuları; evlilik kavgaları, kişisel kusurları, ilginç ve güvenilmez güdüleri ve hevesleridir. Jung okudukları, rüyalarını kaydetmeye çalıştıkları dönemlerini anlattığı şu cümle , birçoklarımıza çok tanıdık geldi eminim; (s.194)

‘’Kadın zihninin annelik sıvılarında boğulduğu, hayatın bir üreme sarhoşluğuna dönüştüğü söylenenen bir dönemde biz hala Simone de Bevaoir, Arthur Koestler ve Kokteyl Partiyi tartışma derdindeydik. Kocalarımız bambaşka bir kafa yapısındaydı. Onlarla bu tür şeyleri konuşmaya çalıştığımızda, ‘aman bırak şu edebiyatı, felsefeye giriş dersindeymiş gibi konuşuyorsun’ diyorlardı.’’

Bu arada öykü kahramanı kadın, boşandıktan sonraki yaşadıklarını da arkadaşıyla paylaşır. Zorlukları vardır tabii ama buna mecbur hissetmiştir. Bir erkek arkadaşı olduğunu ve yaşadığı zorlukları anlatırken ki bir cümlesi beni çok etkiledi; ‘O gittikten sonra daha ağladığımı fark edemeden gözlerimden yaşlar boşanırdı. Onun suratından geçen bir gölge yüzünden, bir düşüncesizliği yüzünden, üstü kapalı bir uyarısı yüzünden ağlardım. (s.197)

Kızların yaz tatilinde yanına gelmesi ve annelerini suçlayarak (babalarından ve evden ayrıldığı için) evlerini ve düzenlerini özlemeleri. Asla annelerinin sunduğu yeni düzeni beğenmemeleri, hatta iğrenç bulmalarını anlatırken; (s.196)

‘’…onlara sunduğum ev bozuntusunu sevdiremiyordum. Kedilerini özlüyorlardı, kendilerine ait birer oda, mahalle özgürlüğü, evde oturup tembellik etme günleri istiyorlardı’’ der. Kızların dönmelerinin arkasından şöyle günlerini anlatmayı sürdürür;

‘’..eve dönüp, eskiden veranda, şimdi mutfak olan mekanda pencerenin önündeki ahşap masaya oturuyor ve saatlerce yazı yazıyordum. Hayatımı yazı yazarak kazanmayı umuyordum’’

Benimki mermerdi, mutfak tezgahının uzantısı olan buz gibi beyaz mermer masada, Akademi’den mezuniyetimden oniki yıl sonra, çocuklar yoluna girmiş, evlilik yolundan çıkmak üzereyken, yeniden resme böyle başlamıştım. Gece onikide Ankara Radyosunca hazırlanan Gecenin İçinden Programı eşliğinde, herkes yatıp el ayak çekildiğinde, ben büyük huşu içinde, önce kağıtlara suluboya, sonra pastel, sonraları ne bulursam onunla resimler yapıyordum. İlk kişisel Resim Sergimi de bu resimlerle 1993 yılında, mezuniyetimden ondört yıl sonra açmıştım.

munro

Munro’ya dönersek, o da çocuklarından, ev işlerinden kalan zaman aralıklarında, önceleri roman yazmak üzere oturmuş, ama vakit darlığından öyküler yazmıştır. Aslında sonradan çok ta önemsemez, romanmış, kısa olmayan öyküymüş, geldiği gibi yazmıştır. Bu zorunluluklar belki de onun, öykünün kalıplarını değiştirip, yeni bir tarz yaratmasına kapı açmış ve sonunda da bu sebeple Nobel’i almıştır. (Daha doğrusu diğer özelliklerine haksızlık olmasın, sebeplerden bir tanesi.)

BİTİŞE DOĞRU

Evet, öyküye yine dönersek, son üçte birlik kısımda olay örgüsü nasıl gelişir?

Bekar hayatı böyle devam ederken, birgün arkadaşı Sunny’lerin kır evinde hiç beklemediği bir anda çocukluk aşkı Mike McCallum’a rastlar. Bu inanılmaz tesadüfi karşılaşma onlara hem komik hem başdöndürücü gelir. Ortak hatırladıkları tek şey killi topraktan güllelerle yaptıkları  savaş oyunudur.

Mike evli ve ilkeli bir erkek olmuş görünmektedir ve New York’un kuzeyinde Ontario Gölünün kıyısında Kingstone’da yaşamaktadır. X kadın da aynı gölün batı kıyısında Toronto’da yaşamaktadır. Bir yolunu bulup evdekilerden kurtulur golf sahasına giderler.

Burada olanların anlatılmasında pek çok sembol kullandığını düşünüyorum. Bu yüzden sorular ve bulabildiklerimce cevaplarla, metnin şahane cümlelerini tekrarla incelemeyi bitirmeyi düşündüm.

‘’Mike’ın Golf topuna vuruşa hazırlanışı, vuruşu, topun yakın geleceğimize yol alışı, Mike’ın kendini hep kusurlu bulması…‘’ golf topu neyin sembolü? (Mike hep kusurludur, çünkü üç yaşındaki küçük oğlunun ölümüne sebep olmuştur, ‘’araba ezdi , ben kullanıyordum, ben ezdim onu. Evin önündeki yolda geri geri giderken. Ben onu üst katta  yatıyor sanıyordum. Sonra yine kalkmış… yine de bakmam gerekirdi. Daha dikkatli bakmam gerekirdi.’’ Ne kadar yalın, süssüz bir anlatım.

Golf sahasındaki Kulüp Binası neyin sembolü?

Fırtına ve yağmur bastırdığında ona sığınamayacak kadar uzakta olmaları neden?

Kuşlar neyin sembolü? ‘’tepemizde telaşla kararsızca dönüp durmaları’’

Fırtına da kuşlar da; duygularının sembolü bence. ’’ Kalın bir perde gibi savrulan, üzerlerine inen yağmur bulutları, yağmurdan öte bir şey gibi görünüyordu. Sanki gökyüzünün büyük bir bölümü geri kalanından kopmuş, telaşla, kararlılıkla aşağı iniyor, tam seçilemeyen bir canlının şekline bürünüyordu. Sanki bir pencereden dışarı bakıyor, camın parçalanacağına inanamıyorduk, sonunda parçalandı, yağmurla rüzgar bir arada üzerimize çarptı.’’

Birinin evli oluşu ve oğlunun ölüm olayını sadece karısıyla birlikte biliyor olmaları, aralarında ömür boyu sürecek bir bağ oluşturması. Hem resmi bir bağ, hem bir çeşit suç ortaklığı.

Kulüp binası bana göre bu resmiyetin, kurumsallığın sembolü  burada, zaten oraya sığınamayacak kadar uzağındalar, resmi olan ne varsa uzağında oldukları bir an. Ömürde tek kere yaşanacak bir an, ve yakıcılığı ısırgan otlarının yakıcılığı gibi olan, hem şifalı bir bitki, hem de son derece yakıcı, hatta delici olabilen…O sırrın yakıcılığı, ölümün ve aralarındaki çok eskilerde hissettikleri aşkın yakıcılığı…Ömürde bir defa yaşanabilecek olan bir fırtına ve yağmur… Yeryüzünün (gökyüzünün) kendilerinden başka tümünden koptukları bir an, ama nasıl biçimleneceği belli olamayan, sanki aralarındaki görünmeyen ama hissedilen engelin biçimsiz bir canlıya benzediği o an…Yağmayacağına inanmak istedikleri yağmurun sonunda rüzgarla birlikte üzerlerine çarpması, ve artık birşeylerin söylenmesi gereken o anda ,ancak sırılsıklamken söylenmesi…patlama!

‘’Mike bileklerimi bırakıp ellerini omuzlarıma bastırdı. Dokunuşu teskin etmekten çok bastırmayı amaçlıyordu’’  Bastırmak tabiiki!

Bir de,  yağmurdan kaçarken resmi çit gibi duran, girilmez gibi duran boylarınca çalılıkların içine sığındıklarında, oradaki patikaları farkederler. Bunlar daha önce golf toplarını arayan insanlar ve bazı hayvanlarca açılmıştır. Buradaki benim yorumum da şu; resmi yasaklara, örflere , toplum kurallarına göre yapılmaz, girilmez, aşılamaz sanılanların, daha önce denemiş olanlar tarafından yapılmış, oldurulmuş yolları her zaman vardır, olmuştur. Ama bu otların aralarında, normal ot gibi masum duran ısırgan otları da her zaman olabilir, bu cesareti gösterenlerin canını yakabilir.

Neyse…Mike’ın çok kullandığı bu neyselerinin tanımlanması…(s.212 alt paragraf) Bu sözlük açıklaması gibi olan tanımlamanın önemi de belki aralarında tam formüle edilemeyecek bir şeylerin, bir yaşanmışlığın, bir duygunun, bir bağın, bir bitişin söylenmesi…bütün bunların söylenmeden söylenmesi.(Munronun birçok öyküsünde yaptığı gibi, sadece hissedilen, tarife girmeyen şeyler)

Munronun ustalığına, o aydınlanma anlarının derin etkilerine öyküden üç paragrafla örnek vererek bitiriyorum.

‘’Sana söylemediğim bir şey var. Sesi tıpkı güneş gibi şaşırttı beni. Ama tersine sesinde bir ağırlık, bir uyarı vardı. Af dilemeyle karışık bir kararlılık.’’

Af dilemeyle karışık bir kararlılık.

‘’Ben taşındıktan sonra tanıştıkları insanlardan biri değildim. Aralarında yeni, zor ve normal hayatlarını kuracakları insanlardan biri değildim. Ben bilen biriydim, hepsi buydu. Mike’ın hayatında var olan, bilen biri.’’

‘’Kullanıma sokulamayacak haddini bilen aşk. Hiçbir tehlikeyi göze almadan, damla damla tatlı bir akış, bir yer altı pınarı gibi canlı kalacak bir aşk. Üzerinde bu yeni kıpırtısızlığın ağırlığıyla, bu mühürle’’

Bu mühürle

Jody Hewgill'in Alice Munro illustrasyonu

Jody Hewgill’in Alice Munro illustrasyonu

 

Reklamlar